27/12/2007
Din, Devrim ve Sosyalizm
Toplumda ortaya çıkan yeni bir din, eski dini inkar etmek demektir. Toplumdaki genel algıya bir karşı çıkıştır. Yeni din, ezberleri bozmak, mevcut durumu sorgulamak demektir, statükoya karşı çıkıştır. Bu yüzden eski dine ve dolayısıyla mevcut toplumsal koşullara başkaldıran dini hareketler devrimci bir karaktere sahiptir.
“İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “İlkel Hıristiyanlığın Tarihine Katkı”.)
Marx ve Engels’ten yukarıdaki alıntıyı yapan Alan Wood İslamın da tıpkı Hristiyanlık gibi, ezilenlerin devrimci kitle hareketi olduğunu söyler.
“Fransa’da Sınıf Savaşları”na Önsöz’de Engels Hristiyanlık tarihinin özetini bir devrim tarihi şeklinde sunar:
“Bundan hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya'dan Asya'ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu. Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum. Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya'da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile yoktu. O dönemde, Bay Von Köller'in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı biçimde "bireyin saygısını" uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie'de hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien'den sonra gelen ve papazların Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.”
Dinin devrimci karakteri ancak “yeni bir din”, “eskisini yadsıyan bir din” olduğu sürece geçerli olabilmiştir. Din egemen konuma geldiğinde “devletin dini”, ”resmi din”, olduğunda tüm devrimci özelliklerini yitirir. Artık din, statükoyu muhafaza için basit bir araca dönüşür. Ortaçağ’da Hristiyanlığın geldiği durum ortada. Cennet’ten toprak satın alabilecek nitelikteki kitlelerin oluşturulduğu düşünülürse dinin ne derece bir muhafazakarlık aracı olduğu anlaşılabilir. Artık resmi din mücadele ettiği şeye dönüşmüştür. Hristiyanlık, putperest cehalete karşı mücadele etmiş fakat kendisini cehalet unsuru olmaktan koruyamamıştır. Dinin bu özelliği yapısal bir sorundur. Din toplumsal maddi ilişkileri olduğu gibi somut şekliyle algılamak yerine, ilahî, soyut ve bilinmezlik zemininde farklı bir süzgeçten geçirerek kitlelere önderlik eder. Hristiyanlık kendisini doğrudan kölecilik karşıtı, mevcut imparatorluk düzeni karşıtı şeklinde tanımlamamıştır. Hristiyanlığın öne sürdükleri, ilahî düzen, genel ahlak kuralları gibi soyut kavramlar olduğundan din adamları tarafından başka somut ve maddi amaçlar için rahatça kullanılmıştır. Bu bakımdan sürekli art niyetli olarak öne sürülen “din kitlelerin afyonudur” önermesi doğrulanmış oluyor. Zaten Hristiyanlığın ve İslam’ın da karşı olduğu din (putperestlik) yeni düzene karşı yeterince uyuşturucu görevi görmüştü. “Kişi nasıl olur da atalarının dinini inkar eder”? İslama karşı söylenen buydu.
Din kitlelerin afyonudur
“Din kitlelerin afyonudur” sözü, dinin kitleleri hakları için mücadele etmekten alıkoyan, statükoyu korumak için kullanılan bir araç olduğunu anlatmak için kullanılır. Aslında bu sözü Marx daha farklı bir şeyi anlatmak için kullanıyordu. Lenin bu sözü bahsedilen anlamı ile kullanmıştır. Marx tam olarak şöyle demişti:
"Din ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kapsiz bir dünyanın kalbidir. Din kitlelerin afyonudur. (ağrı kesici)"
Burada dinin, açıklama getirme çabası, hayatı anlamlı kılma çabası ve güçlüklere dayanma gücü verdiği vurgulanıyor daha çok. Dünyanın sürekli cefasını çekenler bu anlamsızlığa karşı öte dünyadaki sefa ile hayatlarına anlam katıyorlar.
Lenin, daha çok dinin sorunları yok saymada bir araç olarak kullanılmasına dikkat çekmiştir.
Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. (...) Bu bakımdan din halkın afyonudur. (Sosyalizm ve Din)
Sosyalizm Dinin Yasaklanmasını Savunur Mu?
Halkı sosyalizmden uzak tutmak isteyenler
"sosyalizm gelecek din yasaklanacak" şeklinde bir propagandaya
girişirler. Biraz araştırma yapsalar hiçbir komünist kaynakta böyle bir
şey bulamayacakları gibi tam tersini söyleyen bir çok alıntı ile
karşılaşacaklar. Bu, demagojik bir anit-komünist propagandadan başka
bir şey değildir. Komünizmin dine karşı siyasi tavrı demokrasi ve
laiklik çerçevesindedir. Çünkü komünizm dini devlet ve siyasal otorite
açısından kişisel bir olgu olarak kabul eder. Dinin devlet ile
ilişkisinin demokrasi ve laiklik açısından anlamı gayet basittir.
Devlet (siyasi otorite) dine karışmaz, dini yönlendirmez, din de
devlette mutlak hakim değildir. Herkes istediği dini seçmekte veya
dinsiz olmakta özgürdür. Devlet hiçbir dini finanse etmez, devletin
resmi dini yoktur. Dini hizmetler devlet tarafından değil, çeşitli dini
cemaatler tarafından karşılanır. Dini eğitimi ailenin isteği ile dini
gruplar tarafından verilir, devlet din eğitimi vermez.
Blankici sosyalistler şöyle diyorlar:
"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır. " (parantez içindekiler Engels'e ait)
Engels şu şekilde cevap veriyor:
" İnsanları par ordre du mufti (müftünün emri ile) tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: Birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck'ın anti-klerikal Kulturkampf'ını (Kültür Savaşı) da geçmektir. "
(Not: Bismarck Almanya'da Türkiye'deki 'devrim'e benzer bir devrim yapmıştır. Kulturkampf adını verdiği kültür savaşı ile halkın dini yaşayışlarına otoriter müdahalelerde bulunmuştur.)
1936 Rus Sovyet anayasasından bir madde:
MADDE 124. Yurttaşların vicdan özgürlüğünü güvence altına almak için, SSCB'de kilise devletten ve okuldan ayrılmıştır. Dini ibadet özgürlüğü ve dinsizlik propagandası özgürlüğü tüm yurttaşlara tanınmıştır.Elbetteki uygulamada bunun ne kadarı etkili orası tartışılır. Stalin'in başta Kızılordu Başkumandan'ı Troçki olmaz üzere bolşevik kadroyu tasfiye ettiği biliniyor. Dünyadan soyutlanmış tek ve üstelik üretici güçler bakımından geri bir ülkede sosyalizmi kurduğunu iddia ederek Marksizmi tahrif eden Stalin dönemindeki anayasa maddesinde bile dinin yasaklanması değil, aksine dini ibadet özgürlüğü vardır. Buna benzer bir madde TC anayasasında bile yok. Ancak dinciler şuanki durumu sosyalizme bin kere tercih ediyorlar, ilginç bir durum.
Lenin dönemindeki 1918 anayasasında daha ilginç bir madde ile karşılaşıyoruz:
Eminim bu anayasa maddesini istemeyecek olan dinciler olacaktır. Sosyalistleri din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamakla suçlayanlar, din karşıtı propaganda özgürlüğünü, dine inanmama özgürlüğünü ne kadar savunuyorlar acaba?
Konu: ..
güzel bir yazı
Bağlantı »
Konu: ibretlik
bugun yasanan onca turban/inanc tartismalari ortasinda ibret alinmasi gereken bir yazi. tesekkurler.
Bağlantı »
Konu: Teşekkürler
Yazınızı sonuna kadar okudum belli ki bir yerden alıntı yapılmış.Kaynak belirtseniz daha güzel olurdu.Yazıda bir kaç imla hatası var.Düzeltilirse iyi olur sanırım.Ama herşeye rağmen çok güzel bir yazıydı.Teşekkürler tekrar ve tekrar.
____________________________________________________________
Yazı alıntı değidir. İmla hatalarını düzeltmeye çalışacağım. İlgilendiğiniz için ben de teşekür ederim.
Düzenleyen proleter gün: 26/1/2008 saat: 17:21
Bağlantı »
Konu: sosyalizm ve din
makaleyi ibret ala ala okudum.ne hususta ibret aldiğimi düşüneceksin -birinin marksizmi böylesine abuk anlama-sindan oldukca ibret aldim açikçasi..
marx ve engels,sonrasinda da lenin dinlerin dogumlarindan yokoluslarina kadar,insanal varliğin öze uyumsuzlugunun ürünü yani yabancilaşma sürecinin bir parçasi oldugunu vurgularlar..hiç bir din ilerici hele hele devrimci olarak nitelendirilmez..
bir de 'öncülük' meselesine takildim ve yanitlama ya da ikaz etme ihtiyaci duydum bu makalede..kitlesel işçi sinifi devriminin kendiliğinden gerçekleşmesi olgusu trotskizmin tezlerinden birisidir..bu karşi-devrimci teze karşilik leninizm tamamen sinifla baglari koparmamak şarti ile profesyonel devrimcilerden bileşen bir 'devrimciler örgütü'nü şart koşar.devrimi gerçekleştirecek olan proletarya'dir.Lakin bu ona öncülük görevini engelletmez..sinifi eğitip devrime hazirlayacak olanlar da bunlardir..
#faşizm kosullarinda hangi akla hizmetse,blog kurup 'ben solcuyum' diye bagiran sizlere ve sizin gibilere sadece aciyorum..
______________________________________________________________________
Cevap: - Yazının başında iç paragraf şeklinde Marx ve Engels'ten alıntılar vardır. Orada açıkça dinin mevcut toplumsal koşullara bir başkaldırı olduğu belirtiliyor. Burada bahsedilen din elbette eski dini inlar eden yeni bir dindir. Yani din karşıtı din. Hatta ikinci alıntıda hristiyanlar yerine sosyalistler kavramı kullanılıyor.
- Dinin yabancılalmanın bir ürünü olduğunu, dinin gerçek dünyayı tersine çevrilmiş bir şekilde algıladığına ben de değinmeye çalışmıştım. Bu yüzden dinler kitlelerin afyonu oluyorlar. Sanırım yazının tamamını okumadınız.
-Öncülük konusu ayrı ve uzun bir konudur. Ama yine de yazıda Marx'tan bir alıntı var bu konuda. Yani devrimin bir öncü azınlığın iradesi ile gerçekleşebilecek bir olgu olmadığı ve bu öncü azınlığın diktatörlüğü ile sonuçlanamayacağı konusunda. Fakat bu işçi sınıfının en ileri bilinç durumunu yansıtan olan bir devimci öncü parti yoktur demek değildir.
Düzenleyen proleter gün: 26/1/2008 saat: 17:20
Bağlantı »