Kapitalizm Nedir

Kapitalizm feodalizmden sonra sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir toplumsal-ekonomik yapı ve üretim biçimidir. Sanayi devriminden önce ekonomi tarıma dayanıyordu. Feodalizmde tarım için vazgeçilmez üretim aracı olan toprağın özel mülkiyete bağlı olması kırda iki ayrı sınıf yaratmıştı. Toprağa sahip olan feodal aristokratlar ve serfler. Serfler çalışan sınıftandılar. Fakat ürettikleri ürünlerin bir kısmını toprak sahiplerine vermekle yükümlüydüler. Çünkü toprak kendilerinin değildi ve kullanma hakkını ancak ürünün bir kısmını vermekle elde ediyorlardı. Bu şekilde artı emek sömürüsü yapılıyordu. Şehirlerde ise kendi basit üretim aracına sahip olan manifaktür işçileri ve zanaatçılar vardı. Sanayi devrimi ile birlikte eski aletlerle üretim yapmak imkânsız hale geldi. Yeni gelişen üretim araçları çok pahalı oldukları için yalnızca büyük sermaye sahipleri tarafından satın alındı. Yeni gelişen üretim biçimi birçok sanayi dalına girdi ve eski sistemi hızla ortadan kaldırdı. Çünkü çok daha hızlı ve ucuz üretim yapılmaya başlandı. Eski işçilerin kendi basit aletleri artık gereksizleşti ve mülklerini böylece kaybetmiş oldular. Yeni kurulan fabrikaların da işçiye ihtiyacı vardı. Böylece kapitalizm içinde iki temel sınıf ortaya çıkmış oldu:

 

Burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan, sermayesi ile geçinen sınıftır. Proletarya ise üretim araçlarına sahip olmayan, geçinmek için emek-gücünü satmak zorunda kalan sınıftır. Orta sınıflar kendi üretim araçlarına sahip olan, emeklerini satmak zorunda kalmayan, başka işçilerin emeklerini satın almayan sınıflardır. Kendi toprağına sahip olan köylü ya da kentte küçük burjuva sınıf… Fakat orta sınıflar sürekli mülklerini kaybederler, çünkü büyük kapitalistler sanayinin diğer dallarına da el attıkça küçük üreticiler bunlara karşı rekabette zayıf düşerler. Böylelikle küçük burjuva sınıfın büyük bölümü proleterleşir. Özellikle tarımda makineleşme yani kapitalist işleyiş, köylü sınıfları ücretli tarım işçisi durumuna getirdi ya da kente göç etmeye zorladı.

 

Kapitalizmin gelişmesi burjuvaziyi egemen sınıf konumuna yükseltmiştir. Burjuva düzeni eski feodal üretim ilişkileri tasfiye etti, toplumsal olarak eskinin ataerkil ve duygusal bağlarının yerine eşit yurttaşların serbest ekonomik ilişkisini koydu. Burjuva üretim tarzı, feodal üretim tarzından üretim araçları vb. açılardan daha ileri bir aşamada olduğundan burjuvazinin ekonomik erki ele geçirmesi ile birlikte siyasi olarak da bazı ilerici devrimleri olmuştur. Burjuvazi ekonomik çıkarlarını zedelediği feodal aristokrasi ile savaşımında halk ile de bağdaşıklık kurmuştur. Burjuvazi güçlü olduğu oranda demokratik talepleri daha çok dillendirir ve aristokrasiye ve monarşiye karşı halkın çoğunluğunu oluşturan sınıflarla o kadar çok ittifak yapar. Örneğin Fransız burjuva devrimi bu şartlarda oluşmuştur. Fakat güçsüz ve cılız olduğunda, eski egemenler ile verilecek amansız bir savaşta kendi konumunu da tehlikede gören burjuvazinin devrimi ise halkı arkasına alamaz, feodal sömürüyle işbirliği yapar nitelikte olur.

 

İç pazar yaratılmasıyla burjuva ulus devletini güçlendirmiştir. Aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı savaşım açısından demokrasi mücadelesi burjuva devrimlerinin ilerici yönüdür. Üretim araçlarının gelişimleri de tarihsel açıdan burjuvazinin ilerici yönünü gösterir. Çünkü üretim araçlarının gelişmesi emek üretkenliğini arttırır.

 

 

***

 

Kapitalizmin işleyişi emek sömürüsüne dayanır. Üretim araçlarına sahip olan ve işçilerin emek gücünü satın alan burjuvazi, emek gücü metaının değerini ücret biçiminde verir, fakat emek kendi değerinden fazlasını üretir. Bu artı değere burjuva el koyar. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği kapitalizmin temelidir. Sermaye bu egemenliğinin gücünü burjuva sınıfının üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutmasından alır. Kapitalizmin tasfiyesinin, yani işçilerin sömürülmesinin kaldırılmasının koşulu üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermektir. Çünkü işçi, işçi kaldığı sürece artı değer yaratmak zorunda yani sömürülmek zorunda kalacaktır. Sınıflı toplumlardan kapitalizm aşamasında sömürü daha da “gönüllü” hale gelir. Köleler kırbaçla çalıştırılıyordu, fakat işçiler yaşam araçlarını elde etme baskısıyla çalıştırılıyor. Burjuva düzeninin olağan şeklinin demokrasi olması işçilerin sömürülmediği anlamına gelmez. Zaten olağan rejim şekli üretim ilişkileri ile de paraleldir. İşgücünün meta olabilmesinin koşulu, alan ile satanın yani işçi ile patronun eşit yurttaşlar olarak karşı karşıya gelip işgücünün belli süre ile satılması ve kullanma hakkının kapitaliste geçmesidir. Burjuvalar arasında da kanun karşısında eşit rekabet hakkı vardır.

 

Kapitalizm genelleştirilmiş meta üretimidir. Meta, insanların ihtiyacını karşılar fakat üretim kapitalist açısından kar amaçlı yapılır. Kapitalist üretim tarzı neyin ne kadar üretileceği hakkında ihtiyaca göre bir kural sunmaz. Piyasada arz talep ilişkileri çerçevesinde kapitalist, neyin üretileceğine “daha fazla kar” ilkesine göre karar verir. İşlerin iyi gittiği dönemde yatırımlar ve üretim fazlalaşır fakat bir süre sonra üretim fazlası sebebiyle işler kötüleşir ve kriz gerçekleşir. Kapitalist üretimdeki kuralsızlık sürekli bir döngü oluşturur. Bu kapitalizmin iç çelişkisidir, krizsiz kapitalizm düşünülemez.

 

Emperyalizm

 

Kapitalizm tüm dünyaya yayılma özelliğine sahiptir. Çünkü ekonomik anlamda, üretici güçler açısından kapitalizmden daha gelişmiş olmayan ekonomik biçimler (feodal-asyatik) kapitalizm karşısında dayanamazlar ve yerini kapitalizme bırakmak zorundadırlar. Ayrıca kapitalizm sürekli olarak pazar geliştirme ihtiyacı içindedir. Bu da burjuva düzeninin uluslar arası niteliğini gösterir. Kapitalizmin ilk aşamasında uluslar arası kapitalist ilişkiler meta ihracıyla sınırlıydı. Başka bir ülkede üretilen meta diğer ülkelere ihraç ediliyor ve daha pahalıya ya da daha çok satabilen burjuva, karını arttırıyordu. Kapitalizm daha da geliştiğinde, üretici güçler büyüdüğünde, toplumsal işbölümü arttığında, kapitalistler arasındaki rekabetten dolayı küçük ve orta ölçekli işletmeler daha da yıkılmış, büyük tekeller ortaya çıkmış ve serbest rekabet yerini tekelci rekabete bırakmıştır. Kapitalizmin bu üst aşamasına Lenin emperyalizm diyor. Banka sermayesi ve sanayi sermayesinin birleşmesi mali sermayeyi (finans kapital) doğurmuştur. Bir kapitalist ülke diğerine artık sadece meta değil sermaye ihraç etmeye başlamıştır. Bu durum zaten birbirine bağımlı olan kapitalist ülkeleri daha çok birbirine bağlamıştır. Ancak kapitalizm tüm dünyaya yayılma eğilimde olduğu gibi, -yani bileşik geliştiği gibi- eşitsiz de gelişir. Tüm ülkelerde aynı şekilde, zamanda, büyüklükte gelişemez. Böylece farklı kapitalist ülkelerde nicelik bakımından farklı şekillere bürünebilir.

 

Emperyalizm sözcüğü yalnızca sömürgeci politikaları tanımlamaz, bir bütün olarak kapitalizmin girdiği evreyi tanımlamak için kullanılır. Emperyalizme karşı olmak bütün olarak kapitalizme karşı olmakla mümkündür. Proletaryayı emperyalistlere karşı kendi ulus devletinin burjuvaları ile ittifak kurmaya yönlendirmek tutarlı bir anti-emperyalizm değildir.

 

Kapitalist Devlet

 

Devlet sınıflı toplumlara ait bir kurumdur. Sınıflar ortaya çıktığında kısır ve toplumu yok olmaya iten çekişmeleri, sınıflı toplumun devamına imkân verecek şekilde yumuşatma gereği devleti doğurmuştur. Devlet kural olarak egemen sınıfın baskı aracıdır. Kapitalist devlet de burjuvazinin baskı ve genel işlerini gördüğü bir araçtan başka bir şey değildir. Kapitalist devlet mülkiyeti güçsüz olan burjuvaziyi destekler, yeni üretim araçlarının yeterli sermaye olmadığı zamanda yaratılmasını sağlar. Bu şekildeki devlet mülkiyeti özel mülkiyeti destekler ve sonunda ona dönüşür. Kapitalizm altındaki devlet mülkiyetinin ikinci anlamı da şudur: Kapitalist devlet bir bütün olarak burjuva düzenini dış saldırılardan koruduğu gibi tek tek burjuva bireylerden gelen saldırılara karşı da korur. Tekelleşmeye uygun olmayan önemdeki sektörler devlet mülkiyeti altında tüm burjuvazinin ortak mülkü durumuna getirilir. Bu biçimdeki devlet mülkiyeti kapitalist üretim biçiminin çözülmesinin şeklinin toplumsallaşma ve planlı ekonomi olduğunu gösterir. Fakat bu durum kapitalist devlet mülklerinin tüm halkın ortak malı olduğunu göstermez ve devlet mülkiyeti şeklinde de üretici güçlerin sermaye niteliği devam etmektedir.

 

Kapitalist devlet biçimleri

 

Kapitalist devlet biçimi olağan durumda demokratik parlamentarizmdir. Fakat olağanüstü durumlar olağanüstü rejimleri doğurur. Burjuvazi iktidarı kaybedeceğini düşündüğü anda işçi sınıfına karşı gerici feodal sömürüyle işbirliği yapmaktan çekinmez. Bu durum burjuvazinin gericileştiğini ve demokratik görevleri yerine getirmediğini gösterir. Burjuvazinin güçsüzleşip, işçi sınıfından korktuğu ve gericileştiği zaman düzenin devamı için bir çeşit denge kurulur, parlamenter sistem ya tamamen ortadan kalkar ya da işlemez. Bu durum Marx’ın Bonaparte’ın Fransa’sını incelediği özellikte olduğundan Bonapartizm olarak isimlendirilir. Bu tip rejimlerde devlet sınıflar üstü görülür ve kendini sanki bütün halkı temsil ediyormuş gibi sunar. Küçük-burjuva ve mülksüz köylü sınıfının desteğini de alır. Fakat devlet aslında burjuvazinin gerici ve baskıcı bir diktatörlüğüdür. Bürokrasi, militarizm vb. araçlarla işçi sınıfına yoğun baskı kurulur.

 

Kapitalizmin son evresinde, emperyalizm çağında mali sermayenin (finans kapitalin) baskıcı rejimleri ortaya çıkmıştır. Devletin kutsallaştırılması, koyu milliyetçilik veya ırkçılık, militarizmin yükselmesi, halkın demagojilerle aldatılması gibi özellikleriyle faşizm finans kapitalin kanlı bir diktatörlüğüdür.  Faşizm de küçük-burjuva sınıfını kendi tarafına çeker, fakat faşist diktatörlük küçük-burjuvazinin iktidarı değildir. Faşizm işçi sınıfının mücadelesini her türlü yöntemle bastırır.



(Ayrıca bakınız: Emek ve Sermaye)

 

Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm

Diyalektik Materyalizm


Felsefenin doğuşundan beri felsefi sistemlerde iki temel ayrım süregelmiştir. Bu ayrım düşünce ile madde ilişkisi sorununun çözümlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu sorunu inceleyen felsefenin birinci kolu idealizmdir. Varlıkların ve bütün maddelerin temelinin ve yaratıcısının düşünce veya düşünce kaynaklı olduğunu söyler. Felsefenin gelişiminin ikinci kolunu ise materyalizm oluşturur. Materyalist filozoflara göre temelde bilinçsiz madde vardır. Düşünce maddenin bir ürünüdür.

Bunun yanında felsefi görüşlerde bir ayrım da eklektizm ve metafizik (ayrıştırıcılık-durağancılık) ile diyalektik arasında olmuştur. Diyalektik olmayan felsefelere göre her şey durağandır. Hareket yoktur veya sadece bir yanılsamadır. Diyalektikçilere göre ise her şey akar; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hegel diyalektiği ilk defa bir sisteme oturtan filozoftur. Marx’a göre Hegel’in idealist diyalektiği baş aşağı durmuş bir materyalizmdir. Hegel’in felsefeye yaptığı en önemli katkılardan birisi insanlık tarihini sistemli bir biçimde açıklama çabasıdır. Marksizm’in doğayı geliştirme ve değiştirme misyonunun temelinde tarihi diyalektik biçimde açıklayabilmek yatar. O halde materyalist tarih anlayışını incelemeliyiz. Ama önce diyalektik ile ilgili kavramlara göz atalım.


Diyalektik öncelikle her şeyin sabit olduğu varsayımına karşı çıkar. Her şey sürekli değişim halindedir. Buradan hareketle ‘şey’lerin birbirlerine eş olduğu, birbirlerinin aynısı olabileceği gibi eklektik anlayışları da yadsır. Örneğin bir insan, bir insandır; diğeri ile eşdeğerdir, bir farkı yoktur denilemeyeceği gibi; insan bencildir, ve hep öyle kalacaktır da denilemez. Formel mantıkta kullanılan A=A ve bundan türeyen A=A ise A=B veya A=C olamaz gibi eşitlikler diyalektikte geçerli değildir. Doğada formel mantıktaki gibi kendi başına ‘A’ diyebileceğimiz bir şey yoktur. Bununla beraber formel mantık ile diyalektik arasındaki ilişki klasik fizik ile modern fizik arasındaki ilişki gibidir. Biri diğerinin üst yada özelleşmiş halidir.


Nitel değişim


Bu yasa doğanın değişiminin hep aynı hızda ve süreçte olmadığını, dahası değişimin sıçramalar gösterebileceğini söyler. Bir örnek vermek gerekirse suyun ısınmasına bakabiliriz. Su 20 dereceden itibaren ısıtılmaya başlanırsa 99 dereceye kadar yalnızca nicel olarak sıcaklığı değişecektir. Fakat 100 dereceden sonra hala ısı almaya devam ederse artık nitel olarak değişmeye başlar. Sıvı halden gaz haline geçer. Bu niceliğin niteliğe dönüşmesidir. Aynı şeyi türlerin evriminde de görürüz. Önce tür içi nicel değişimler olur. Fakat değişim bununla sınırlı kalmaz, nicelikten niteliğe doğru sıçrama gösterir. Önce tür içi modifikasyonla sınırlanmış değişmeler artık farklı bir tür ortaya çıkarmıştır.


Yadsımanın Yadsınması


Her şey durum değiştirir, eski halinden tamamen farklı olarak yeni bir hal alır. Bu durum değiştirmeye, daha doğrusu ‘eski’nin ölmesine yadsıma denir. Fakat ortaya çıkan ‘yeni’ şey tekrar değişimle baş başa kalır ve o da yadsınır. Fakat bu tekrar eski haline döneceği anlamını taşımaz. Yani şeyler değişirken dairesel olarak değil spiral olarak ilerler denilebilir. Örnek olarak yeniden suyun hal değiştirmesini verebiliriz. Su katı haldeyken, buz iken ısıtıldığında o hali yadsınarak sıvı hale geçer. Sıvı hali de yadsındığında tekrar buz olmaz, yadsıma yadsınarak başka bir duruma, gaz durumuna geçer. Toplumun değişimine de bu açıdan bakarsak; insanlık sınıfsız bir toplumdan sınıflı bir toluma geçerek eski toplumsal ilişkiler yadsınmıştır. Fakat sınıflı toplum yeniden yadsındığında artık eski ilkel-komünal durumdan başka bir yeni komünizm ortaya çıkacaktır. Marx’ın “tarihin tekerleği hep ileriye doğru döner” sözü yadsımanın yadsınması ilkesine bir örnek teşkil edebilir.


Zıtların Birliği


‘Şey’ler çeşitli zıtları bir arada barındırır. Zıtlar sürekli çelişki halindedir. Eğer bu çelişki belli bir aşamada ‘uzlaşmaz karşıtlık’ aşamasına gelirse değişim kaçınılmaz olur. Hegel’in Tez, antitez, sentez diyalektiği de bunu söyler. Eğer bir çelişki varsa mutlaka çatışma da olması gerekir. Örnek olarak kapitalist sitemde emek ve sermaye yada proletarya ile burjuvazi arasında bir çelişki vardır. Çünkü sermaye daha fazla birikim, sömürü yani kar ister, emek ise daha fazla ücret ister. Bu bir çelişkidir çünkü ücretlerin artması burjuvazinin karını azaltacaktır. Bu çelişkiden çatışma doğar. Gündelik hayatta bazen grev, bazen de lokavt olarak kendini gösterir. Bu çelişki uzlaşmaz karşıtlık evresine geldiğinde ise artık hiçbir reform hareketi etkili olmayacak ve bu çelişkiyi tümden kaldıracak olan proleter devrim olacaktır.


Tarihsel Materyalizm


Felsefi olarak materyalist olduklarını söyleyenlerin bir çoğu tarihi hep idealist biçimde açıklamaya çalışır. İnsanların yaptıkları ilerlemeleri sadece onların ürettikleri düşüncelere ve bilinçlerine bağlarlar. İnsanlar onlara göre eğer yerçekimi olmadığını farz etseler, veya bu boş ve saçma inançtan kurtulsalar uçabileceklerdir. Materyalist filozoflardan Stirner veya Feuerbach tarihe hep bu açından, insanların düşünceleri ve kendi yarattıkları bilinç açısından baktıkları için tespit ettikleri eksiklikleri yanlış düşüncelerde, boş inançlarda aramışlardır. Hatta Marx, Stirner’in materyalist anlayışının yalnızca dinsel anlayışların eleştirisiyle sınırlı kaldığını söylemiştir. Stirner adeta toplumların siyasetinin, devletinin, hukukunun dinsel kökenli olduğunu iddia ederi. O’na göre bütün sorunlar yalnızca boş dogmalardan kaynaklanıyordu. Marx aynı şekilde Feuerbach’ın materyalizmini sezgisel ve tutarsız olarak nitelendirmiş ve tarih sorununa idealist olarak yaklaştığını, çünkü toplumun devindirici gücünü siyasi veya dinsel düşünceler zannettiğini söylemiştir.


Marksizm ise tarihi tamamen diyalektik materyalizme uygun olarak değerlendirir. En başta düşünürsek tarih insanların davranışlarıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve yaşayabilmek için önce maddi geçim araçlarına ihtiyaç duyar. Maddi geçim araçlarını kendi yaptığı aletler ve emeği ile kendisi toplumsal olarak üretir. Üretim ilişkileri; nasıl ve ne ürettikleri, insanların nasıl yaşadıklarını belirleyen temel faktördür. İnsanların karşılıklı ilişkileri üretim biçimi tarafından belirlenir. Belirli bir tarza göre üretim ilişkileri içinde olan bireyler değişik sosyal ve siyasal ilişkiler içerisine girerler. Bireylerin bilinçleri düşünceleri, dinleri, mitolojileri ve ideolojileri hep içinde bulundukları toplumla ve maddi üretim ilişkileri ile doğrudan alakalıdır. Bilincin ne olduğunu anlamak için önce onu yaratan bireyden yola çıkmalıyız. Çünkü birey olmadan bilinç ve düşünce olamaz. Birey toplumun içinde gelişen, yaşayabilmek için üretim ilişkileri içine giren kimsedir.


Marksizm toplumları ve tarihi bu öncüllere göre değerlendirir. Buna göre tarihsel aşamada ilk üretim biçimi ilkel komünizmdir. Bu aşamada her birey üretime belli bir katkı yapar ve ürünün kendisine yetecek kadar olan kısmını alırdı. İşbölümü avcılık ve toplayıcılık şeklinde bu dönemde ayrılmaya başlamıştı.  Kişilere ait mülkiyet yoktu, dolayısı ile çalışan sınıf ve sömüren sınıf da yoktu. Bu durum eski insanların bizden daha hümanist olduğunu göstermez. Yalnızca maddi-ekonomik koşullar ancak bu tür bir toplumsal yapı oluşturmuştur. Nüfus oldukça arttığında ve birbirine yabancı büyük kabileler oluşmaya başladığında aşiret mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Belli aletler bir kişiye değil bütün bir aşirete ait sayılıyordu.


Tarımın gelişmesi, nüfusun artması, işbölümün gelişmesi gibi maddi temeller ile birlikte ilkel komünal sistem çözülmeye başladı. Bu çözülme ve yeni sistemin gelişmesi eşitsiz ve bileşik bir şekilde yani değişik yerlerde farklı hızlarda ve zamanlarda olmuştur. Batıda temel olarak özel mülkiyetin gelişmesi ve köleliğin yaygınlaşması sınıflı sistemi doğurmuştur. Burada sınıfın tanımını yapmalıyız. Sınıf, aynı üretim ilişkileri içinde bulunan toplum kesimidir. İlk sınıflı toplum olan köleci toplumda hiçbir üretim aracına ki -bu genellikle topraktır- sahip olmayan hatta kendileri mülk sayılan köleler ve onların efendileri vardı. Sınıf mücadelesinde temel çelişki emekçi sınıfların ürettiği artı ürünün mülk sahibi egemen sınıflar tarafında el konulmasıdır.


Doğuda sınıflı topluma geçiş ilkel-komünal özelliklerin de içinde barınmasıyla, toprağın kolektif olarak işlenirdi fakat sadece toprağı işleyen emekçiler için değil ayrıca merkezi despotik devletin sahipleri için de artı ürün oluşturulurdu. Bu sömürü ve üretim tarzı Asyatik üretim tarzı olarak adlandırılır.

Kölecilikten feodalizme geçiş artık eski üretim ilişkilerinin değişen koşullara örneğin üretimin azalmasına ve artık köle çalıştırmak daha masraflı olmaya başlamasına bağlı olarak hız kazanmıştır. Feodal mülkiyet biçimi daha çok kırlarda gelişme imkanı bulmuştur. Toprak sahibi sınıf egemen konuma yükselmiştir. Serf denilen küçük köylüler toprak beylerine ürünlerin bir kısmını vermekle yükümlüydü. Kentte ise el emeğine dayalı küçük tezgahlarda üretim yapan mülk sahipleri ve bunların ücretlileri olan kalfalar, çıraklar vardı. Kapitalizm bu üretim ilişkilerinin değişmesi ile ortaya çıkmıştır. Buna en büyük etken şüphesiz sanayi devrimidir. Kapitalizmin ayrıntılarını başka bir yazıya bırakıyoruz.


Yukarıda kısaca anlatıldığı gibi her toplumsal değişme üretici güçlerin gelişimine bağlıdır. Fakat bu mekanik-determinist biçimde her şeyi yalnızca ekonomiye bağlı sayan bir ekonomizm değildir. Şüphesiz insanların iradeleri de toplumsal değişmeye etki eder. Fakat son tahlilde insanların iradeleri bilinçlerine bağlıdır bu da yine toplumsal maddi ilişkiler temeline bağlıdır. Bu durum bize toplumsal değişmenin, daha özel olarak sömürünün kaldırılmasının temelini üretim ilişkilerini değiştirmek olduğunu gösterir. Salt hümanist söylemler, bilinçlenme üzerine çeşitli tavsiyeler yeterli değildir.

 

Kemalizm

Kapitalizm eşitsiz gelişir. Yani her ülkede her yerde aynı koşullarda ve aynı süreçlerde değil farklı şekillerde ve hızlarda… Kapitalizmin kendi süreci içinde gelişememesi ve dolayısıyle kapitalizmin özel mülkiyet, parlementer demokrasi gibi koşullarda kurulamamsı Bismark’çılık denilen siyasi durumu doğurur. Yani Bismark’çılık kapitalizmi devlet eliyle ‘tepeden’ baskı yoluyla kurmaktır. Bonapartizm ise Bismarkçılık’a benzer şekilde fakat var olan kapitalizmi korumak için ve güya sınıflar üstü bir konumla tüm halkı temsil edecek bir şekilde otorite kurulması, parlementer rejimin askıya alınması, demokrasiden taviz verilmesidir. İki kavram da çoğu zaman Bonapartizim ile adlandırılır. Görünüşte parlementer gibi görünen fakat tek parti diktatörlüğünden başka bir şey olmayan Bonapartizm şekilleri vardır. Örneğin eski Irak Baas Partisi…

TC’nin koşullarını incelersek… Asyatik üretim ilişkileri içinde, despotik bir devleti miras almış olan TC’de ilk anda kapitalizm özel mülkiyet, batı tipi demokrasi şeklinde kurulması yadsınarak tıpkı Bismarkçılık’taki gibi devlet eliyle kurulmuştur.
Asyatik üretim tarzı ile Batı’daki feoadal üretimin arasındaki farkı belirtmek gerekirse Batı’da feodal beyler toprak mülkiyetini kendi aralarında paylaşmışlardı. Yani özel mülkiyet geniş biçimde vardı. Serfler ise toprağı feodal beyler adına işleyip ürünün bir kısmını toprak ağalarına vermekle yükümlüydü. Kentte ise bu üretime bağımlı olarak küçük çapta tezgahlarla üretim yapan, belki küçük-burjuva denilebilecek sınıf vardı. Daha sonra sanayi devrimi ile güçlenen bu burjuva sınıfı iktidarı feodaliteden almıştır.
Doğu’da ise merkezi ve güçlü bir devlet aygıtı bulunmaktaydı. Toprağın özel mülkiyeti Batı’daki kadar gelişmemiş fakat merkezi devletin ‘devlet mülkiyeti’ ile vergiler vs. yoluyla üreticiler sömürülmekteydi. Devletin başındaki despot (şah, padişah) ülkenin mutlak sahibi sayılıyordu. Tabi ki merkezi devletin bürokratları da bu sömürüye ortak oluyorlardı. Emekçi olan köylü ise toprağı işleme yetkisine sahipti…

Osmanlı’da burjuva demokratik devrim Batı kapitalizmi ile karşılaştığı andan itibaren söz konusu olmaya başlamıştı. 2. Mahmut gibi padişahların çeşitli şekillerde reformlara sarılmaları bunu gösterir. Fakat Osmanlı’da Asyatik üretim ilişkileri sebebiyle burjuva sınıfı bir türlü gelişememişti. Bir de Batı’nın daha önce kapitalizme geçmesi ve sanayisini güçlendirmesi sonucu Osman’lı burjuvazisinin rekabet gücünün olmaması dolayısıyle…
Meşrutiyet mücadeleleri, tam olarak Osmanlı’da burjuva demokratik devrim sürecine işaret eder. Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi aydınlar ‘hürriyet’ için yanıp tutuşmakta, padişahlık sistemini olabildiğince eleştirmektedir. Fakat halktan kopuk olan bu mücadele –çünkü asyatik devletlerde güçlü bir bürokrasi vardır- Batı tarzında bir demokrasiyi asla getirmemişti. İktidara gelen İttihat’çılar eskiyi aratmayacak şekilde despotluk estirdiler. Bismark gibi kapitalizmi tepeden kurmaya çalışıyorlardı. 1. Dünya Savaşından sonra yıklılan bu meşruti hükümet yerine sözde demokratik cumhuriyet, yine tepeden bir şekilde kurulmuştu. Tek parti olan CHP Bonapartist bir şekilde iktidara gelmiş kapitalizmi devlet eliyle kurmaya çalışıyordu. Tıpkı eski Bonapartistler gibi kendisini köylünün temsilcisi olarak görüyordu. Devletin mülkiyetini halkın mülkiyeti olarak sunuyordu. Fakat Engels’in Anti-Dühring’te dediği gibi “Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.”


Her türlü demokratik talep baskıyla karşılaşıyordu. Örnek olarak Kürt sorununda en acımasızca yöntemlerle örneğin Dersim’de on binlerce insan katledilmişti. Örneğin TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz’de katledilmişti.

Sol Kemalistler

*Kemalizme aşırı bir şekilde ilericilik atfederler. Milli Mücadele’nin anti-emperyalist olduklarını söylerler. Halbuki emperyalist güçlere karşı olmak emperyalizme karşı olmak demek değildir. Kemalizm olsa olsa bölgesel bir emparyalist bir TC yaratma hayalidir. Ayrıca halkın mücadelesi Kemalizmin değildir.

*Kemalizmin ırkçı öğelerini görmezden gelirler. Küçük-burjuva şaşkınlığıyla milliyetçilik/yurtseverlik ayrılığı olduğunu iddia ederler. Aslında kemalizim ne kadar aşırı milliyetçi olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok: “Ne mutlu türküm diyene” demenin “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” demenin nesi ırkçı değildir?

*Kemalizmin feodal üst yapı kurumlarıyla olan mücadelerini ilerici diye takdim ederler. Bazıları gerçekten ilericidir. Fakat bunların yapılış şekilleri hiç de demokratik değildir. Ayrıca dinin reformist şekilde güçlenmesini sağlamıştır. Hilafeti kaldırıp diyaneti kurmak örneğin… Ayrıca batıdaki burjuva devrimleri demokratik olarak gerçekten ilerici biçimde yapılmıştı. Proletarya da demokrasi mücadelesinde burjuva ile ittifak yapmıştı. Kiliseye ve dinsel kurumlara kendi iradeleriyle karşı çıkmıştı. Fakat Bonapartist Kemalist devrimde halk hiçbir şekilde benimsemese de bir çoğu saçma ve gereksiz olanlar da dahil din konusunda yasaklar getirilmiştir. Bunun sebebi bence Kemal’in Feuerbach materyalizmi gibi tarihi idealist biçimde açıklamasıdır. Bilmem kaçıncı senfoniyi dinleyince toplumun ileri gideceğini sanmak bunu gösterir. Şapka kanunu gibi absürt şeyler bile bu sol-kemalistler tarafından desteklenmektedir.

*Sol Kemalizm bazı zamanlarda iddia ettiği gibi küçük-burjuva sol bir çizgiye gelmeyi başarmıştır. Demokrasi savunması bunu gösterir. Fakat çoğu zaman solcu olmayı entellik zannedenler aslında burjuvazinin ve özellikle finans kapitalin hizmetine girmiştir.

Sağ Kemalistler

*İki büyük grubu vardır. Birincisi "laik sağcılar", ikincisi "türk-islam sentezcileri" ve sempatizanları...
*Birinci grup aşırı şovenist milliyetçidir, diğer grup ise zaman zaman ırkçılığa kaymaktadır.…
*Devleti kutsallaştırmışlardır.
*Her türlü (hoşnutsuz küçük-burjuva, proletarya) halk hareketini engellemişlerdir.
*M. Kemal'in din konusundaki ikinci taktiğini yani ‘kullanma’ taktiğini benimsemişlerdir.

...Proleter...

Marksizm ve Devlet

Devlet toplumun gelişiminin belli bir aşamasının ürünüdür. İlkel-komünal dönemin ilk sınıflı topluma geçiş döneminde ortaya çıkmıştır. Toplum sınıflara ayrılmaya başladığında iki sınıf arasında -ezen ve ezilen- uzlaşmaz karşıtlık doğmuştur. Bu karşıtlığın bir şekilde uzlaşması, bu savaşın bir şekilde frenlenmesi ve legal düzeye indirgenmesi toplumun devamı açısından gerekli bir şeydi. Böylece devlet toplumun içinden toplumun düzeni adına ortaya çıktı. Açıktır ki bu şekilde ortaya çıkan devlet bir sınıfın egemenlik aracıdır. Devlet egemen sınıfın devamının güvencesidir ve egemenlik aracıdır.

Marx insanlığın henüz uygarlığa adım atmamış, çoğunlukla göçebe, avcılık ve toplayıcılıkla geçinilen; eşitlikçi, sınıfsız, sömürüsüz dönemini ve sınıfların, devletin oluşmaya başladığı döneme kadar olan toplum şeklini ilkel-komünal toplum olarak tanımlamıştır. Başlangıçta doğal olan dil, soy gibi birliktelikler ve topluluklar kurulmuştur. Ailelerin birleşmesi ve büyük bir klan ortaya çıkarması ile kolektif mülkiyet oluşmaya başlamıştır. Burada mülkiyet bireylere değil bütün bir topluluğa aitti. Bu klan denilen soya bağlı doğal birliktelikler zamanla büyüyerek kabileye dönüşmeye başlamıştı. Fakat ilkel-komünal yaşamın özü değişmemişti. Mülkiyet toplumsal ve üretim de genellikle toplumsal ya da her ailenin kendine ayrılan, kullanma hakkı olan toprağında yapılan üretim şekli gelişmişti. Fakat hala ilkel-komünal ilişkiler geçerliydi.

Nüfusun artması, ürünlerin herkese eşit bir şekilde dağıtılamaması, ürünlerin yetersizliği gibi sebeplerle ortaya çıkan bireysel var oluş savaşımı ilkel komünal sistemin çözülmesini doğurmuştu. Bu aşamadan sonra batıda özel mülkiyet gelişmeye başlamış, üretim kolektiflikten çıkmıştı. Mübadelenin ve iş bölümünün gelişmesiyle kölelik sistemi gelişmişti. Artık toprak belli bir kişinin ve toprağı işleyenler de onun kölesi olmuştu. Bu aşamada kent devletleri de doğmaya başlamıştı.
Doğuda ise toprağın kollektif işleyişi devam etmekle beraber komünlerin kabileler düzeyinde birleşmesi ile bir organizasyon kurulmaya başlanmıştı. Asya tipi komünden devlete geçişte içinde hala komünal özellikler bulunduran devletler ortaya çıkmıştır. Toprak bütünüyle despota ait olmakla beraber işleme ve faydalanma hakkı vardı. Despot genellikle kutsallık atfedilen veya bir kutsalın temsilci olarak görülüyordu. Devlet memurları, askerler gibi devletlu bir bürokratik sınıf ortaya çıkmış, devlet aygıtı otoriteci, baskıcı, tek hakim olmuş ve bu doğu devletlerinin güçlü ve kalıcı olmasını sağlamıştı. Fakat zaman zaman da iktidar için hanedan kavgaları da olmaktaydı. Asya tipi bir devlet olan Çin hanedanlığı 19. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür.
 
Sanayinin gelişmesiyle birlikte toplum daha farlı bir sınıfsal siteme geçmiş ve dolayısıyle daha farklı bir devlet aygıtına geçilmişti. Bir tarafta yalnızca emeğini satarak geçinen proleter diğer tarafta sermayesiyle hammadde, üretim araçları ve işçilerin emeğini satın alan burjuva. Modern devlet özel mülkiyeti, dolayısıyle kapitalizmi koruyan bir aygıttır. Burjuva sınıfının işçi sınıfı üzerindeki hakimiyetini sağlayan bir araçtır.

Modern burjuva devlette çalışan sınıf (proletarya) toplumun bir üyesi olarak kabul edilir. Sözde onun da mülkiyet hakkı vardır. Fakat örneğin köleci toplumda bu durum böyle değildi. Köleler bir kişi olarak değil bir ‘şey’, mal olarak hesap edilirdi. Fakat kölelerin efendileri tarafından garanti edilmiş bir geçimi vardı. Proleterin ise garanti edilmiş bir geçimi yoktur. Sadece emek talebine dayalı, emeğini burjuva sınıfına satmakla elde edilen, çoğu zaman kısıtlı ve dar bir geliri vardır. Fakat kölenin aksine toplumun bir üyesi olarak kabul görülür ve köleden daha ileri bir konumdadır.

Proleter Devlet yada Proletarya Diktatörlüğü

Proleterya sınıfı kurtuluşunu ancak özel mülkiyete son vermekle elde edebilir ve sınıflar tamamiyle ancak bu yolla kaldırılabilir. Bunun için proleteryanın devlet hakimiyetini ele geçirmesi gerekmektedir. Devlet her zaman bir sınıfın dikta aracıdır, işçi sınıfının devletinin adı da proleterya diktatörlüğüdür. Bu devlet geçici ve yıkılmak daha doğrusu sönümlenmek üzere kurulmuştur. Çünkü üretim araçlarının kolektif mülkiyeti, üretim için sermayenin değil sadece ve sadece emeğin gerekli ve geçerli oluşu toplumun sınıflı yapısını çözecek ve burjuva sınıfının üzerinde onları proterleştirmeye itecek bir baskı oluşturacaktır. Bu geçici devlet komünist ve eşitlikçi yaşam için gerekli bir şeydir. Bir geçiş dönemidir. Burjuvazinin gericiliği üzerinde baskı oluşturmasıyla ve mutlak yıkıcı anarşinin önlenmesiyle ilgilidir. Geçiş döneminde devlet Marx’ın söylediği gibi proleteryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Lenin devletin geçmişi ve geleceğinin diyalektiği üzerine şunları söyler: “..mutlakiyetten burjuva demokrasisine, burjuva demokrasisinden proleter demokrasiye oradan da demokrasisizliğe (yani devletsizliğe)…”
Proleterya diktatörlüğünde bürokrasi ve militarizm büyük ölçüde kaldırılacaktır.
Bunun için Marx ve Engels’in şu şekilde incelediği önlemler alınacaktır:
1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme;
2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret;
3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için “bürokrat” durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin “bürokrat” olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması…
Devlete gerek kalmadığında yani sınıflar tamamiyle yok olduğunda devlet de sönümlenecektir. Bu aşama sosyalizm olarak adlandırılır.

...Proleter...

Friederick Engels

V. I. Lenin  tarafından  yazılmıştır

Nasıl bir zekâ meşalesi söndü

Nasıl bir yürek durdu!

5 Ağustos 1895’te Friedrich Engels Londra’da öldü. Dostu (1883’te ölen) Karl Marx’tan sonra, Engels, bütün uygar dünyanın modern proletaryasının en yetkin bilim adamı ve öğretmeniydi. Kaderin Karl Marx ve Friedrich Engels’i bir araya getirdiği andan bu yana, iki arkadaş yaşamları boyunca çalışmalarını ortak bir davaya adadılar. Ve bu yüzden Friedrich Engels’in proletarya uğruna neler yapmış olduğunu anlamak için, çağdaş işçi sınıfı hareketinin gelişiminde Marx’ın öğretisi ve çalışmasının önemi konusunda açık bir fikre sahip olmak gerekir. Marx ve Engels, işçi sınıfı ve onun taleplerinin, burjuvazi ile birlikte kaçınılmaz olarak proletaryayı yaratan ve örgütleyen mevcut iktisadi sistemin zorunlu bir sonucu olduğunu ilk gösterenlerdir. Onlar, insanlığı, onu halen ezmekte olan kötülüklerden kurtaracak olanın, yüce duygulu bireylerin iyi niyetli girişimleri değil de, örgütlenmiş proletaryanın sınıf savaşımı olduğunu gösterdiler. Marx ve Engels, bilimsel çalışmalarıyla, sosyalizmin, hayalcilerin bir buluşu olmadığının, ama modern toplumdaki üretici güçlerin gelişmesinin nihai amacı ve zorunlu bir sonucu olduğunun ilk açıklamasını yapanlardır. Günümüze kadar olan yazılı tarih, sınıf savaşımlarının belirli toplumsal sınıfların ötekiler üzerindeki birbirini izleyen egemenlik ve zaferlerinin tarihi olmuştur. Ve, sınıf savaşımı ve sınıf egemenliğinin temelleri —özel mülkiyet ve anarşik toplumsal üretim— kayboluncaya dek bu sürecektir. Proletaryanın çıkarı, bu temellerin yıkılmasını gerektirir ve bu nedenle, örgütlenmiş işçilerin bilinçli sınıf savaşımı bunlara karşı yöneltilmelidir. Ve her sınıf savaşımı, politik bir savaşımdır.


Marx ve Engels’in bu görüşleri, şimdi kurtuluşları için kavga veren bütün proleterler tarafından benimsenmiştir. Ama kırklarda, iki arkadaş zamanlarının sosyalist yazınına ve toplumsal hareketlerine katıldıklarında, tamamen yeniydiler. Siyasal özgürlük savaşımına kralların, polis ve din adamlarının despotizmine karşı savaşıma katılan, yetenekli ve yeteneksiz, dürüst ve dürüst olmayan birçok kimse vardı, bunlar, burjuvazinin çıkarları ile proletaryanın çıkarları arasında uzlaşmaz karşıtlık olduğunu göremiyorlardı. Bu kimseler, işçilerin bağımsız bir toplumsal güç olarak hareket etmeleri gerektiği düşüncesini kabul edemiyorlardı. Öte yandan, yalnızca yöneticileri ve egemen sınıfları çağdaş toplumsal düzenin adaletsizliklerine ikna etmenin yeterli olacağına ve o zaman yeryüzünde barışın ve evrensel refahın kolayca kurulacağına inanan, kimi de deha sahibi, birçok hayalci vardı. Savaşımsız bir sosyalizm düşünü görüyorlardı. Ensonu, o zamanın sosyalistlerinin hemen hepsi ve genel olarak işçi sınıfının dostları, ancak, sanayinin gelişmesi ölçüsünde büyüdüğünü korkuyla izledikleri proletaryayı bir çıban olarak görüyorlardı. Bu yüzden de, tümü, sanayinin ve proletaryanın gelişmesini durduracak, “tarih tekerleğini” durduracak araçlar arıyorlardı. Marx ve Engels, proletaryanın gelişmesi konusundaki genel korkuyu paylaşmıyorlardı; tam tersine, bütün umutlarını proletaryanın sürekli büyümesine bağlıyorlardı. Proleterler ne denli çoğalırsa, devrimci sınıf olarak güçleri o denli büyük, sosyalizm o kadar yakın ve o kadar olanaklı olacaktır. Marx ve Engels’in işçi sınıfına yapmış oldukları hizmetler, birkaç sözcük içinde şöyle ifade edilebilir: onlar, işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi bilincine ulaşmayı öğrettiler, ve boş hayallerin yerine bilimi koydular.

İşte bunun içindir ki, Engels’in adı ve yaşamı her işçi tarafından bilinmelidir. İşte bunun içindir ki, bütün yayınlarımızda olduğu gibi, Rus işçi sınıfının bilincini uyandırmayı amaçlayan bu makaleler derlemesinde de, modern proletaryanın iki büyük öğretmeninden biri olan Friedrich Engels’in yaşamını ve çalışmasını özetlemek zorundayız.


Engels, 1820 yılında, Prusya krallığının Ren eyaletindeki Barmen’de doğdu. Babası bir imalâtçıydı. 1838’de Engels, aile koşullarının zorlamasıyla, lise öğrenimini yarıda bırakarak, Bremen’deki bir ticarethaneye kâtip olarak girmek zorunda kaldı. Ticari işler, Engels’in, siyasal ve bilimsel eğitimini sürdürmesini engellemedi. Daha lisedeyken otokrasi ve bürokratların zorbalığına karşı kin beslemeye başlamıştı. Felsefe çalışmaları onu daha da ileri götürdü. Bu sırada Hegel’in öğretisi, Alman felsefesine egemendi. Engels, onun izleyicisi oldu. Her ne kadar Hegel’in kendisi Berlin Üniversitesinde bir profesör olarak hizmetinde bulunduğu mutlakıyetçi Prusya devletinin bir hayranı idiyse de, Hegel’in öğretisi devrimciydi. Hegel’in insan aklına ve onun doğruluğuna olan inancı, ve Hegel felsefesinin evrenin sürekli değişen ve gelişen bir süreç içinde olduğu yolundaki felsefesinin temel tezi, Berlinli filozofun bazı izleyicilerini —mevcut durumu kabul etmeyi reddedenleri— bu duruma karşı savaşımın da, mevcut yanlışa ve hüküm süren kötülüklere karşı savaşımın da evrensel öncesiz ve sonrasız gelişmenin yasası içinde kök saldığı düşüncesine götürdü. Eğer her şey gelişiyor, eğer kimi kurumların yerini başkaları alıyorsa, neden Prusya kralının mutlakıyeti ya da Rus çarının mutlakıyeti, geniş bir çoğunluğun zararına küçük bir azınlığın zenginleşmesi, ya da burjuvazinin halk üzerindeki egemenliği sonsuzluğa dek devam etsindi? Hegel’in felsefesi aklın ve düşüncelerin gelişmesinden söz ediyordu; idealistti. Doğanın, insanın, ve insan ilişkilerinin, toplumsal ilişkilerin gelişmesi Aklın gelişmesinden türetiliyordu. Marx ve Engels, Hegel’in öncesiz ve sonrasız gelişme süreci düşüncesini savunup sahiplenirken, önyargılı idealist görüşlerini reddettiler; yaşama bakarken gördüler ki doğanın gelişmesini açıklayan şey zihnin gelişmesi değildir, tersine, zihnin açıklanması, doğadan, maddeden çıkarılmalıdır... Hegel ve öteki hegelcilerden farklı olarak Marx ve Engels, materyalisttiler. Dünyaya ve insanlığa materyalist açıdan bakarak, tıpkı bütün doğal olayların temelinde maddi nedenlerin yatmasında olduğu gibi, insan toplumunun gelişmesinin de maddi güçlerin, üretici güçlerin gelişmesiyle koşullandırıldığını gördüler. Gereksinimlerinin giderilmesi için gerekli olan şeylerin üretiminde insanların birbiriyle olan ilişkileri, üretici güçlerin gelişme düzeyine bağlıdır. Ve toplumsal yaşamın bütün görüngülerini, insanın özlemlerini, fikirlerini ve yasalarını açıklayan da bu ilişkilerdir. Üretici güçlerin gelişmesi, özel mülkiyet temeline dayanan toplumsal ilişkileri yaratmaktadır, ama şimdi görüyoruz ki, üretici güçlerin bu aynı gelişmesi, çoğunluğu mülkiyetten yoksun bırakıyor ve onu küçük bir azınlığın elinde biriktiriyor. Modern toplumsal düzenin temeli olan mülkiyeti ortadan kaldırıyor, bizzat o, sosyalistlerin önlerine koydukları hedefin ta kendisine doğru çabalıyor. Sosyalistlerin yapması gereken tek şey, modern toplumdaki durumuna bağlı olarak, hangi toplumsal gücün sosyalizmin gerçekleştirilmesinde çıkarı olduğunu kavramak ve bu güce çıkarlarının ve tarihsel görevinin bilincini vermektir. Bu güç, proletaryadır. Engels, proletaryayı, İngiltere’de, babasının ortağı bulunduğu ticarethanede çalışmak için 1842 yılında geldiği, İngiliz sanayinin merkezi olan Manchester’de tanıdı. Engels, burada, fabrikanın bürosunda oturmakla yetinmedi, işçilerin başlarını soktukları sefil mahalleleri gezdi, onların yoksulluk ve sefaletini kendi gözleriyle gördü. Ama kendini kişisel gözlemleriyle sınırlamakla da kalmadı. İngiliz işçi sınıfının durumu hakkında kendinden önce yazılanların tümünü okudu, ele geçirebildiği bütün resmi belgeleri büyük bir dikkatle inceledi. Bu çalışma ve gözlemlerin ürünü, 1845’te yayınlanan bir kitap oldu: İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nu yazmakla, yaptığı hizmetin büyüklüğünü yukarda belirtmiştik. Engels’ten önce de, birçok kimse, proletaryanın acılarını yazmış ve ona yardımın gerekli olduğunu belirtmiştir. Proletaryanın yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını; aslında proletaryayı dayanılmaz bir biçimde ileri iten ve nihai kurtuluşu için savaşmaya zorlayan şeyin içinde bulunduğu utanç verici ekonomik durum olduğunu söyleyen ilk kişi Engels’tir. Ve savaşan proletarya kendine yardım edecektir. İşçi sınıfının politik hareketi, kaçınılmaz olarak, işçileri tek kurtuluşlarının sosyalizmde olduğunu kavramaya götürecektir. Öte yandan sosyalizm, ancak, işçi sınıfının siyasal savaşımının amacı olduğu zaman, bir güç olacaktır. Engels’in, İngiltere’de işçi sınıfının durumu üzerine yazmış olduğu kitabının temel fikirleri, şimdi düşünen ve savaşım veren proletaryanın tümü tarafından benimsenen, ama o zaman, tümüyle yeni olan fikirlerdir. Bu fikirler, İngiliz proletaryasının sefaletinin gerçeğe en yakın ve en çarpıcı görüntüleriyle dolu ve çekici bir üslupla yazılmış bir kitaba yerleştirilmişlerdi. Kitap, kapitalizmin ve burjuvazinin müthiş bir suçlamasıydı ve derin bir etki yarattı. Engels’in kitabı, modern proletaryanın durumunu en iyi biçimde sergileyen bir belge olarak, her yerde anılmaya başlandı. Ve, gerçekten de, ne 1845’ten önce, ne de daha sonra, işçi sınıfının sefaletinin öylesine çarpıcı ve öylesine gerçek bir betimlemesi çıkmıştır.


Engels’in sosyalist oluşu, İngiltere’ye gelmesinden sonradır. Manchester’de o zamanın İngiliz işçi hareketinde etkin olan kişileriyle ilişki kurdu ve İngiliz sosyalist yayınları için yazmaya başladı. 1844’te Almanya’ya dönerken, Paris’te, daha önceden mektuplaştığı Marx ile tanıştı. Paris’te, Fransız sosyalistleri ve Fransız yaşamının etkisiyle Marx da sosyalist olmuştu. Burada, iki dost, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi adı altında ortaklaşa bir kitap yazdılar. İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’ndan bir yıl önce yayınlanan ve büyük bölümü Marx tarafından yazılan bu kitap, temel düşüncelerini yukarıda anlatmış olduğumuz, devrimci materyalist sosyalizmin temellerini içermektedir. “Kutsal Aile”, filozof olan Bauer kardeşler ve onların izleyicilerine verilen mizahi addır. Bu beyler, bütün gerçeklerin üstünde, partiler ve siyasetin üstünde duran, bütün pratik eylemleri reddeden ve yalnızca çevredeki dünyayı ve orada meydana gelen olayları “eleştirel” bir biçimde seyreden bir eleştiri öğütlüyorlardı. Bu beyler, Bauer’ler, proletaryayı eleştirel olmayan bir kitle olarak hor görüyorlardı. Marx ve Engels, bu saçma ve zararlı eğilime şiddetle karşı çıktılar. Hayali değil gerçek, insan olan bir kişi —egemen sınıflar ve devlet tarafından horlanan işçi— adına, kenardan seyreden bir tutum değil de, daha iyi bir toplum düzeni uğruna savaşım istiyorlardı. Onlar, kuşku yok ki, proletaryayı, bu savaşımı yürütebilecek olan ve bundan yararlanacak olan güç olarak görüyorlardı. Daha Kutsal Aile’den önce, Engels, Marx ve Ruge’un Deutshe-Französische Jahrbücher’inde, özel mülkiyet kuralının zorunlu sonuçları olarak değerlendirdiği, çağdaş iktisadi düzenin başlıca görüngülerini, sosyalist bir açıdan incelediği “Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi”ni yayınladı. Marx’ın, ekonomi politik bilimini, çalışmalarının gerçek bir devrim yarattığı bu bilimi, incelemeye karar vermesinde, Engels’le temasının bir etken olduğunda kuşku yoktur.


1845’ten 1847’ye kadar Engels, Brüksel ve Paris’te bilimsel incelemeler ile Brüksel ve Paris’teki Alman işçileri arasındaki pratik çalışmaları birleştirerek yaşadı. Burada, Marx ve Engels, gizli Alman Komünist Birliği ile ilişkiler kurdular, birlik, onları, kurmuş bulundukları sosyalizmin temel ilkelerinin açıklanması ile görevlendirdi. Marx ve Engels’in ünlü Komünist Partisi Manifestosu böyle doğdu, 1848’de yayınlandı. Bu küçük kitapçık ciltler değerindedir: bugüne kadar onun ruhu uygar dünyanın örgütlenmiş ve mücadele vermekte olan tüm proletaryasına güç vermiştir ve ona yol göstermiştir.

Önce Fransa’da patlayan ve sonra da öteki Batı Avrupa ülkelerine yayılan 1848 Devrimi, Marx ve Engels’i gerisingeri, doğdukları ülkeye götürdü. Burada, Ren Prusyası’nda, Köln’de yayınlanan demokratik Neue Rheinische Zeitung’un yönetimini aldılar. İki arkadaş Ren Prusyası’ndaki tüm devrimci-demokratik hareketin kalbi ve ruhu oldular. Gerici güçlere karşı, halkın özgürlüğünü ve çıkarlarını savunmada sonuna kadar mücadele ettiler. Bildiğimiz gibi, gericiler üstün geldiler. Neue Rheinische Zeitung yasaklandı. Sürgün olduğu sırada Prusya yurttaşlık hakkını yitirmiş olan Marx, sınır dışı edildi; Engels silahlı halk ayaklanmasında yerini aldı, üç muharebede, özgürlük için dövüştü ve isyancıların yenilgisinden sonra, İsviçre yoluyla Londra’ya kaçtı.

Marx da Londra’ya yerleşti. Engels, kırklarda çalışmış olduğu Manchester ticari firmasında, kısa zaman sonra yeniden kâtip oldu, daha sonra da, oraya ortak oldu. 1870’e kadar, Marx Londra’da, o da Manchester’de yaşadı, ama bu, onların en canlı bir fikir alışverişini sürdürmelerini engellemedi: hemen her gün mektuplaştılar. Bu mektuplaşmalarda, iki arkadaş, karşılıklı görüşlerini ve buluşlarını birbirlerine ilettiler ve bilimsel sosyalizmin hazırlanmasında işbirliğini sürdürdüler. 1870’te Engels, Londra’ya geçti ve en etkin nitelikteki ortak entelektüel yaşantıları, 1883’te Marx’ın ölümüne kadar sürdü. Bu çalışmaların meyvesi, Marx yönünden, çağımızın ekonomi politiğinin en büyük yapıtı olan Kapital, Engels yönünden de irili ufaklı bir dizi yapıt oldu. Marx, kapitalist iktisadın karmaşık olgularının tahlili üzerinde çalıştı. Engels, yalın bir dille yazılmış, çoğu polemik niteliğinde, tarihin materyalist anlayışı ve Marx’ın iktisadi teorisinin ışığında, daha genel bilimsel sorunları ve geçmişin ve bugünün değişik olgularını kapsayan yapıtlar yazdı. Engels’in yapıtları arasında şunları sayabiliriz: Dühring’e karşı (felsefe, doğa bilimleri ve toplumsal bilimlerin çok önemli sorunlarını tahlil ettiği) polemik yapıt. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (Rusçaya çevrilmiş ve 3. basım St. Petersburg’da 1895’te yayınlanmıştır), Ludwig Feuerbach (Rusça çevirisi ve notları G. Plehanov tarafından yapılmıştır, Cenevre 1892), Rus hükümetinin dış politikası üzerine bir makale (Rusçaya çevrilmiş ve Cenevre’de Sotsial Demokrat, n° 1 ve 2’de yayınlanmıştır), konut sorunu üzerine parlak makaleler, ve ensonu, Rusya’nın ekonomik gelişimi konusunda, iki küçük ama çok değerli makale (Rusya Konusunda Friedrich Engels, Zasuliç tarafından 1894’te Cenevre’de Rusçaya çevrilmiştir). Marx, sermaye üzerine yapmış olduğu engin çalışmasının son düzeltmelerini yapamadan öldü. Ne var ki, müsveddeler tamamlanmıştı, arkadaşının ölümünden sonra, Engels, Kapital’in ikinci ve üçüncü ciltlerinin hazırlanması ve yayınlanması gibi ağır bir görevi yüklendi. İkinci Cildi 1885’te, Üçüncü Cildi de 1894’te yayınladı (ölümü dördüncü cildin hazırlanmasını önledi). Bu iki cilt son derece büyük bir emek gerektirmişti. Avusturyalı sosyal-demokrat Adler, haklı olarak, Kapital’in ikinci ve üçüncü cildini yayınlamakla Engels’in, dostu olan bir dehaya yüce bir anıt, farkında olmadan, üzerine silinmez bir biçimde kendi adını kazıdığı bir anıt diktiğini belirtmiştir. Gerçekten de Kapital’in bu iki cildi, iki insanın yapıtıdır: Marx ve Engels’in. Eski hikayeler, dostluğun çeşitli dokunaklı örnekleriyle doludur. Avrupa proletaryası diyebilir ki, onun bilimi, aralarında, insan dostluğu konusunda en dokunaklı eski hikayelerin de ötesine geçen bir ilişki bulunan iki bilim adamı ve savaşı tarafından yaratılmıştır. Engels, her zaman —ve, genel olarak, çok haklı olarak— kendisini Marx’tan sonraya koymuştur. Eski bir arkadaşına “Marx hayattayken, ben ikinci keman oldum” diye yazmaktadır. Yaşayan Marx’a olan sevgisi ve ölen Marx’ın anısına saygısı sınırsızdı. Bu boyun eğmez savaşçı ve bu sert düşünür, derin bir sevgiyle dolu bir ruh taşıyordu.


1848-49 hareketinden sonra, Marx ve Engels sürgünde kendilerini yalnızca bilimsel araştırmalarla sınırlamadılar. 1864’te Marx, Uluslararası İşçi Birliğini kurdu ve bu kuruluşa bir on yıl boyunca önderlik etti. Engels de bu çalışmalarda aktif bir görev aldı. Marx’ın fikirlerine uygun olarak, bütün ülkelerin proletaryasını birleştiren Uluslararası Birliğin çalışması, işçi sınıfı hareketinin gelişmesi içinde son derece önemli bir yer tutmaktadır. Ama, Uluslararası Birliğin yetmişlerde kapatılması bile, Marx ve Engels’in birleştirici rollerini aksatmadı. Tersine, denilebilir ki, işçi sınıfının manevi önderleri olarak, önemleri, hareketin kendisinin de kesintisiz büyümesi nedeniyle, sürekli olarak arttı. Marx’ın ölümünden sonra Engels, Avrupa sosyalistlerinin danışmanı ve önderi olmayı tek başına sürdürdü. Onun öğüt ve direktifleri, aynı ölçüde, hükümetin zulmüne karşın, hem güçleri hızla ve durmadan büyüyen Alman sosyalistleri tarafından, hem de ilk adımlarını iyi düşünmek ve tartmak zorunda olan İspanyol, Romen ve Ruslar gibi geri kalmış ülkelerin temsilcileri tarafından tutuluyordu. Bunların hepsi, yaşlı döneminde, Engels’in zengin bilgi ve deneyim hazinesinden yararlanıyorlardı.

Rusça bilen ve Rusça kitaplar okuyan Marx ve Engels, bu ülkeye canlı bir ilgi duymuşlardı, Rus devrimci hareketini sempatiyle izlemişler ve Rus devrimcileri ile ilişkiyi sürdürmüşlerdi. Her ikisi de demokrat olduktan sonra sosyalist olmuşlardı ve demokrat olarak siyasal despotluğa karşı duydukları kin son derece güçlüydü. Siyasal despotlukla ekonomik baskı arasındaki bağın derin bir teorik kavranışı ile bu dolaysız siyasal duygunun birleşmesi ve ayrıca da zengin yaşam deneyimleri, Marx ve Engels’e, müstesna bir siyasal duyarlılık kazandırmıştı. İşte bunun içindir ki, bir avuç Rus devrimcisinin zorlu çar yönetimine karşı kahramanca savaşımı, bu iki güngörmüş devrimcinin kalbinde en sempatik yankısını bulmuştu. Öte yandan, aldatmaca ekonomik yararlar uğruna, Rus sosyalistlerinin en acil ve en önemli görevinden, yani siyasal özgürlüğün kazanılması görevinden yüz çevirme eğilimi, doğal olarak onlarca kuşkuyla karşılandı, hatta bu, toplumsal devrimin büyük davasına doğrudan bir ihanet olarak değerlendirildi. “İşçilerin kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır”— Marx ve Engels durup dinlenmeden bunu öğrettiler. Ama iktisadi kurtuluş uğruna dövüşmek için proletarya, belli siyasal haklar kazanmak zorundadır. Ayrıca Marx ve Engels, Rusya’daki bir siyasal devrimin, aynı zamanda Batı Avrupa işçi sınıfı için de çok büyük önemi olacağını açıklıkla görmüşlerdi. Mutlakıyetçi Rusya, her zaman, genel olarak Avrupa gericiliğinin bir kalesi olmuştur. Almanya ve Fransa arasında uzun bir süre için anlaşmazlık tohumları eken 1870 savaşının bir sonucu olarak, Rusya’nın yararlandığı olağanüstü elverişlilikteki uluslararası durum, kuşku yok ki, yalnızca gerici bir güç olarak mutlakıyetçi Rusya’nın önemini artırmış oldu. Ancak özgür bir Rusya, ne Polonyalıları, Finlileri, Almanları, Ermenileri ya da öteki küçük uluslardan birini ezme, ne de durmadan Fransa ve Almanya’yı birbirlerine düşürme gereğini duymayan bir Rusya, modern Avrupa’nın savaş yükünden kurtulmasını, özgürce nefes almasını sağlayacak, Avrupa’daki bütün gerici unsurları zayıflatacak ve Avrupa işçi sınıfını güçlendirecektir. İşte bu yüzden Engels, Rusya’da siyasal özgürlüklerin yerleşmesini, Batıda da işçi sınıfı hareketlerinin ilerlemesi için, gönülden istemişti. Onun kişiliğinde Rus devrimcileri en iyi dostlarını yitirmiş oldu.

Her zaman, Friedrich Engels’in, proletaryanın büyük savaşçısının ve öğretmeninin anısını analım!

1895 Sonbaharı

Marksizmi öğrenmek




Devrimci proletaryanın unutulmaz önderi ve öğretmeni Lenin, 2 Ekim 1920’de, sosyalizmin kurucusu olacaklarını söylediği Sovyetler Cumhuriyeti’nin gençlerine hitaben yaptığı konuşmada, onlara görevlerini şöyle özetliyordu; “öğrenin, … ancak insanlığın yarattığı tüm hazinelerin bilgisiyle kafanızı zenginleştirdiğiniz zaman, komünist olabilirsiniz.”

Ancak aradan geçen 84 yılda çok şey değişti, sosyalizm kurulamadığı gibi, sosyalizm mücadelesinde proletaryaya yol gösterecek olan Marksizm de tahrif edildi. Marksizmin yerini ya burjuva ideolojisi ya da Stalinizm, reformizm türünden Marksizm dışı ideolojiler aldı.

Burjuva devlet aygıtı ve onun ideologları, işçi ve öğrenci gençlerin içinde yaşadıkları toplumun gerçek yüzünü görmeleri ve kavramalarını engellemek amacıyla her türlü aracı kullandı ve kullanmaya da devam ediyor. Egemen sınıflar, burjuva eğitim sistemi ve medya sayesinde, büyük bir çoğunluğu toplumsal sorunlara duyarsız, gelişmeler karşısında pasif kalan, tarih bilincinden yoksun, sadece bireysel çıkarlarını ön planda tutan bencilleşmiş bir genç nesil yarattılar.

Oysa kapitalizmden ve onun yarattığı binbir çeşit sorundan, ona seyirci kalarak veya bireysel olarak kurtulmanın imkânı yoktur. Kapitalizmden kurtulmanın tek yolu onu yok etmektir. Kapitalizmi yıkmak ve yerine insanlığın bir bütün olarak kurtuluşunu sağlayacak sosyalist toplumu inşa etmek için de, öncelikle kapitalizmin ne olduğunu öğrenmeli ve öğrendiğimiz hiçbir şeyi unutmamalıyız.

Kuşkusuz “öğrenmek” sözcüğü, tek başına bize yeterli bir açıklama getirmez, “neyi öğrenmeli, nasıl öğrenmeli?” sorularının da cevaplanması gerekir. Aksi takdirde öğrenme faaliyeti içi boş bir çabadan, öğrenilen bilgiler de gerçek hayatta karşılığı olmayan akademik ve kitabi bilgilerden ibaret bir yığın olarak kalacaktır. Halbuki kapitalizmi yıkacak devrimci eyleme kılavuzluk etmesi gereken teori, kuru bilgiler yığınından çok öte bir şeydir.


Doğal olarak bilimin ve uygarlığın ulaştığı düzey göz önünde tutulursa, tek bir kişinin her türlü bilgi birikimine ulaşması ve bunları sentezleyebilmesi beklenemez. Ama Marksizmin kendisi zaten insanlığın ve bilimin ulaştığı bilgi birikiminin bir ürünü, en ileri düzeyde sentezidir. Dolayısıyla “Neyi öğrenmeli” sorusuna verilecek en doğru yanıt, “Marksizmi öğrenmek” olacaktır. Çünkü Marksizm, kapitalizmi yıkmak isteyen kitlelerin devrimci eyleminde, onlara yol gösterecek ve ışık tutacak teorinin adıdır.

Diğer taraftan Marksizm, bilimsel bir analiz yöntemidir. Toplumsal olayların gelişim yasalarının ve dinamiklerinin kavranmasını sağlayan bilimsel bir yöntemdir; tarih ancak Marksist bir bakış açısıyla bakıldığında kavranabilir. Bu bağlamda “Marksizmi öğrenme” faaliyeti, ancak bilimsel yöntemlerle yapıldığında amacına ulaşacaktır. Marksist eserlerin doğru bir yönlendirme olmadan rasgele okunması veya tartışılması hiçbir zaman istenilen sonucu vermeyeceği gibi, olsa olsa kendini Marksist zanneden bilgiçler yahut bir başka deyişle çeyrek aydınlar yaratılmasına hizmet edecektir. Türkiye’de ve dünyada sosyalist-sol hareket, bunların sayısız örnekleriyle doludur.

Böylelikle “nasıl öğrenmeli” sorusunun cevabını da vermiş bulunuyoruz, doğru bir yönlendirme ve eğitim olmadan Marksizm öğrenilemez. Marksizmi öğrenmek, Marksist eserlerin, kitap, broşür yahut dergilerin okunarak buralarda yazılı olanların ezberlenmesi veya en iyi deyişle öğrenilmesinden ibaret değildir. Çünkü Marksizm, her şeyden önce devrimci eylemin teorisidir ve burjuva eğitim sisteminin bize öğrettiğinin aksine, teori ile pratik, birbirinden bağımsız yahut kopuk şeyler değillerdir. Teori ile pratik arasındaki diyalektik bağ kavranamazsa sonuç son derece vahim olacaktır. Bilginin salt bir yığın halinde beynimizde durmasıyla, kütüphanenin tozlu raflarındaki eski bir kitapta durması arasında hiçbir fark yoktur. Unutmayalım ki, devrimci teori devrimci pratik içindir ve devrimci pratik ancak örgütlü mücadelenin içerisinde yürütülebilir.


Neden Marksizmi öğrenmeliyiz?

Ne var ki, burjuva ideologları ve sözcüleri, bizlere sürekli olarak Marksizmin zararlı bir öğreti olduğunu söylüyorlar. Marksizmi öğrenmenin cehaleti arttırmaktan ve derinleştirmekten başka bir işe yaramadığını, Marksist kitapları okumak yerine daha “ferdi ve keyfi” kitapları okumanın doğru olacağını, hatta kitap okumak yerine bilgisayarlarla uğraşmanın, internette “chat” yapmanın, bol bol televizyon seyretmenin çok daha eğlenceli olacağından dem vuruyorlar.

Hiç kuşku yok ki amaç, gençlerin içinde yaşadığımız kapitalist toplumu değiştirmek için devrimci bir faaliyette bulunmalarını engellemekse, bu söylenenler doğrudur. Zaten burjuvazi işi garantiye almak için sadece bu tür telkinlerde bulunmakla yetinmeyip, eğitim sistemini de bu amaca uygun biçimde organize etmiştir. Bu sayede bu kuşağın gençlerinin önemli bir bölümü kitap okumak, yaşadığı çağın bilgisine ulaşmak, örneğin tarih veya felsefeyle ilgilenmek, sosyal veya kültürel faaliyetlere katılıp kendilerini geliştirmek yerine; televizyon izlemeyi, sadece apolitik konularla ilgilenmeyi, “popstar” türünden yarışma programlarına katılmayı tercih eder hale gelmişlerdir.

Burjuva eğitim sisteminde öğrenciler, onları aptallaştıran ve köleleştiren bir yığın işe yaramaz, yüzeysel ve boş bilgiyi almak, ezberlemek zorundadırlar. Burjuvazi kendi hizmetine koşmak için, sadece gerektiği kadar bilgiyi, üstelik de kendi çıkarlarına uygun biçimde tahrif ederek topluma ulaştırır. Kapitalist toplumda işçi sınıfının çocukları ve gençlerinin eğitilmelerindeki yegâne amaç, onları burjuva düzenin sadık askerleri ve ücretli köleleri haline getirmektir.


Burjuvazinin amacı kendi sınıfsal çıkarlarına zarar vermeyecek, bilakis kendi hizmetinde kullanacağı bir toplum ve fertler yaratmaktır. Bu çerçevede, en “demokratik” olanından en baskıcı olanına kadar her türlü zor ve ikna aracına sahiptir. Fakat sadece zor yoluyla toplumu kendi egemenliği altında tutamayacağını bildiği için, sınıfsal ideolojisini sürekli geliştirmek ve yaymak zorundadır. Ancak bu ideoloji yoluyla emekçi sınıfları burjuva düzende yaşamaya ve onun için çalışmaya ikna edebilir.

Marksizm ise işçi sınıfının ideolojisidir ve bu anlamda burjuva ideolojisinin baş düşmanıdır. Bu yüzden de burjuvazi, her fırsatta Marksizmi karalamaktan, ona saldırmaktan, onun “öldüğünü, bittiğini” propaganda etmekten geri durmaz. Çok iyi bilir ki, işçi sınıfı bir kez kendi sınıfının ideolojisi olan Marksizmi öğrenmeye başlarsa, bir sınıf olduğunun bilincine varırsa, artık onu boyunduruk altında tutmanın imkânı da kalmayacaktır.


Marksizme yönelik saldırıların temelinde, sosyalizmin miadını doldurduğu ve artık kapitalizmin alternatifsiz olduğu söylemi yer alır. SSCB’nin ve “Doğu Bloku” devletlerinin yıkılması da bu iddianın en önemli kanıtı olarak öne sürülmektedir. Burjuva ideologları kapitalizmin çelişkilerinden arındığı, işçi sınıfının ortadan kalktığı vb. tezlerle de bu iddialarını desteklemeye çalışırlar. Böylece hedeflenen, Marksizmin artık gereksiz olduğu düşüncesini yaymak ve onun sosyoloji kitaplarında bir konu başlığı olarak yerini almasını sağlamaktır.


Oysa Marksizm ölmek veya gereksizleşmek bir tarafa, kapitalizmin yarattığı belalardan bıkan kitleler için gün geçtikçe daha fazla umut ışığı haline gelmektedir. Bugün için Marksizmin henüz burjuva ideolojisi kadar etkili olmaması, ona değerinden bir şey kaybettirmez.

Marksizm, burjuva idealizminin bizlere öğrettiği türden statik veya dogmatik bir öğreti değildir. Yaşayan, değişen ve gelişen, üstelik tarihin ve bilimin gelişmesiyle de her gün yeniden doğrulanan, diyalektik bir öze sahiptir. Dolayısıyla da, Marksizmi, “geçmişte mücadele vermiş devrimcilerin saplanıp kaldığı ve bir türlü kurtulamadıkları, bu yüzden de çok acılar çektikleri, felâketlere sürüklendikleri” bir ideoloji olarak gösterme çabası, boş ve beyhude bir çabadır.

İşçi sınıfının ve devrimcilerin yaşadıkları acıların ve sürüklendikleri felâketlerin gerçek sebebi, Marksizmi öğrenmeye veya bu barbarlık düzenini yıkmaya çalışmaları değil, onların bu son derece insancıl ve erdemli çabalarını en insanlık dışı ve aşağılık yöntemlerle bastırmaya çalışan burjuva düzendir.


12 Eylül 1980 darbesi, bunun en somut örneğidir. Yıllar boyu genç insanlar ve işçi sınıfı, tıpkı bir öcü masalında olduğu gibi, aynı hikayeyle korkutuldu ve sindirildi. 12 Eylül askeri darbesinin sebebi olarak daima, devrimciler, komünistler veya Marksistler gösterildi. Bu insanlar “anarşist, bölücü, şaki, terörist” diye nitelenerek, toplumun gözünde devrimcilerin ve Marksizmin itibarı düşürülmeye çalışıldı.

Darbe sonrası estirilen faşizan baskı koşulları sayesinde, YÖK’ün ve eğitim sisteminin de derin katkılarıyla, genç kuşaklarla bu mücadelelere katılmış kuşaklar arasındaki bağlar kopartıldı ve tarihsel hafıza yok edildi. Toplum apolitize edildi, sindirildi ve aptallaştırıldı. Burjuvazinin ideolojik egemenliği had safhaya ulaştı ve toplumu adeta bir ceset haline getirerek çürümeye bıraktı.

Tüm bu yaptıklarının üzerine burjuvazi şimdi de bizlere, Marksizmi öğrenmenin “gereksiz ve zararlı” olduğunu, artık Marksizm veya bu türden sol ideolojilerin eskidiğini, yeni bir kültürün, yepyeni bir bilgi toplumunun doğduğunu ve eski kafalı Marksistlerin bunu bir türlü anlayamadığını (!), anlayamadıkları için de sürekli eleştirdiklerini, hatta ve hatta bu eski kafalıların şimdiki gençleri kıskandığını buyuruyor!


İşin aslı, bu türden laf ebelikleri burjuvazinin içine düştüğü çıkmazın bir ifadesinden başka bir şey değildir. Burjuva ideologları verecek başka bir cevapları olmadığından kapitalizmin yarattığı sorunları karartmak, istiyorlar. Marksizmin tahlillerini eski kafalıların “önyargı”ları olarak karalayıp, devrimcilerin ve Marksistlerin kapitalizmi teşhir etmelerinin sebebinin de “kıskançlık” (!) olduğunu söylüyorlar.


Doğrusu bu çok kolay bir kaçış ve gülünç bir iddiadır! Kapitalizmin çelişkilerini aştığı masalı çoktan eskimiş, ABD emperyalizminin tüm dünyayı emperyalist savaşın girdabına sürüklemeye başlamasıyla birlikte asıl burjuva liberallerinin önyargıları tarihin çöp sepetini boylamıştır. Burjuvazinin bu paralı uşaklarının ve yaltakçılarının Marksizmi kıskanmaları hiç de anlaşılmaz bir şey değildir, çünkü sadece Marksizm kapitalist düzenin gerçek yüzünü ortaya serecek güce ve derinliğe sahiptir.

İşçi sınıfının gençleri bu bilgiye ulaşmak yolunda her fırsatı değerlendirmeli ve sürekli bir öğrenme çabası içinde olmalıdır. Burjuvazinin sonu gelmez saldırılarına ve propagandalarına verilecek en iyi yanıt Marksizme sarılmaktır.



Tuncay Alp'in yazısıdır.

www.marksist.com sitesinden alınmıştır.