Din, Devrim ve Sosyalizm

Toplumda ortaya çıkan yeni bir din, eski dini inkar etmek demektir. Toplumdaki genel algıya bir karşı çıkıştır. Yeni din, ezberleri bozmak, mevcut durumu sorgulamak demektir, statükoya karşı çıkıştır. Bu yüzden eski dine ve dolayısıyla mevcut toplumsal koşullara başkaldıran dini hareketler devrimci bir karaktere sahiptir.

“İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “İlkel Hıristiyanlığın Tarihine Katkı”.)

Marx ve Engels’ten yukarıdaki alıntıyı yapan Alan Wood İslamın da tıpkı Hristiyanlık gibi, ezilenlerin devrimci kitle hareketi olduğunu söyler.

“Fransa’da Sınıf Savaşları”na Önsöz’de Engels Hristiyanlık tarihinin özetini bir devrim tarihi şeklinde sunar:

“Bundan hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya'dan Asya'ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu. Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum. Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya'da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile yoktu. O dönemde, Bay Von Köller'in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı biçimde "bireyin saygısını" uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie'de hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien'den sonra gelen ve papazların Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.”

Dinin devrimci karakteri ancak “yeni bir din”, “eskisini yadsıyan bir din” olduğu sürece geçerli olabilmiştir. Din egemen konuma geldiğinde “devletin dini”, ”resmi din”, olduğunda tüm devrimci özelliklerini yitirir. Artık din, statükoyu muhafaza için basit bir araca dönüşür. Ortaçağ’da Hristiyanlığın geldiği durum ortada. Cennet’ten toprak satın alabilecek nitelikteki kitlelerin oluşturulduğu düşünülürse dinin ne derece bir muhafazakarlık aracı olduğu anlaşılabilir. Artık resmi din mücadele ettiği şeye dönüşmüştür. Hristiyanlık, putperest cehalete karşı mücadele etmiş fakat kendisini cehalet unsuru olmaktan koruyamamıştır. Dinin bu özelliği yapısal bir sorundur. Din toplumsal maddi ilişkileri olduğu gibi somut şekliyle algılamak yerine, ilahî, soyut ve bilinmezlik zemininde farklı bir süzgeçten geçirerek kitlelere önderlik eder. Hristiyanlık kendisini doğrudan kölecilik karşıtı, mevcut imparatorluk düzeni karşıtı şeklinde tanımlamamıştır. Hristiyanlığın öne sürdükleri, ilahî düzen, genel ahlak kuralları gibi soyut kavramlar olduğundan din adamları tarafından başka somut ve maddi amaçlar için rahatça kullanılmıştır. Bu bakımdan sürekli art niyetli olarak öne sürülen “din kitlelerin afyonudur” önermesi doğrulanmış oluyor. Zaten Hristiyanlığın ve İslam’ın da karşı olduğu din (putperestlik) yeni düzene karşı yeterince uyuşturucu görevi görmüştü. “Kişi nasıl olur da atalarının dinini inkar eder”? İslama karşı söylenen buydu.

Din kitlelerin afyonudur

“Din kitlelerin afyonudur” sözü, dinin kitleleri hakları için mücadele etmekten alıkoyan, statükoyu korumak için kullanılan bir araç olduğunu anlatmak için kullanılır. Aslında bu sözü Marx daha farklı bir şeyi anlatmak için kullanıyordu. Lenin bu sözü bahsedilen anlamı ile kullanmıştır. Marx tam olarak şöyle demişti:

"Din ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kapsiz bir dünyanın kalbidir. Din kitlelerin afyonudur. (ağrı kesici)"

Burada dinin, açıklama getirme çabası, hayatı anlamlı kılma çabası ve güçlüklere dayanma gücü verdiği vurgulanıyor daha çok. Dünyanın sürekli cefasını çekenler bu anlamsızlığa karşı öte dünyadaki sefa ile hayatlarına anlam katıyorlar.

Lenin, daha çok dinin sorunları yok saymada bir araç olarak kullanılmasına dikkat çekmiştir.

Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. (...) Bu bakımdan din halkın afyonudur.  (Sosyalizm ve Din)

Sosyalizm Dinin Yasaklanmasını Savunur Mu?

Halkı sosyalizmden uzak tutmak isteyenler "sosyalizm gelecek din yasaklanacak" şeklinde bir propagandaya girişirler. Biraz araştırma yapsalar hiçbir komünist kaynakta böyle bir şey bulamayacakları gibi tam tersini söyleyen bir çok alıntı ile karşılaşacaklar. Bu, demagojik bir anit-komünist propagandadan başka bir şey değildir. Komünizmin dine karşı siyasi tavrı demokrasi ve laiklik çerçevesindedir. Çünkü komünizm dini devlet ve siyasal otorite açısından kişisel bir olgu olarak kabul eder. Dinin devlet ile ilişkisinin demokrasi ve laiklik açısından anlamı gayet basittir. Devlet (siyasi otorite) dine karışmaz, dini yönlendirmez, din de devlette mutlak hakim değildir. Herkes istediği dini seçmekte veya dinsiz olmakta özgürdür. Devlet hiçbir dini finanse etmez, devletin resmi dini yoktur. Dini hizmetler devlet tarafından değil, çeşitli dini cemaatler tarafından karşılanır. Dini eğitimi ailenin isteği ile dini gruplar tarafından verilir, devlet din eğitimi vermez.

Her siyasal hareket gibi sosyalizmde de farklı akımlar vardır. Marksizm sosyalizme ancak kitlesel işçi sınıfı devrimi ile ulaşılabileceğini savunmasına karşın, bazı sosyalist hareketler devrimin bir grup öncü devrimci tarafından darbe şeklinde, "tepeden inme" şekilde yapılmasını savunurlar. Bu tip bir "devrim" amaçlayan gruplar dinin, yasalarla yasaklanabileceğini ve ortadan kaldırılabileceğini düşünmüşlerdir.

Blankici sosyalistler şöyle diyorlar:

"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır. " (parantez içindekiler Engels'e ait)

Engels şu şekilde cevap veriyor:

" İnsanları par ordre du mufti (müftünün emri ile) tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: Birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck'ın anti-klerikal Kulturkampf'ını (Kültür Savaşı) da geçmektir. "

(Not: Bismarck Almanya'da Türkiye'deki 'devrim'e benzer bir devrim yapmıştır. Kulturkampf adını verdiği kültür savaşı ile halkın dini yaşayışlarına otoriter müdahalelerde bulunmuştur.)

1936 Rus Sovyet anayasasından bir madde:

MADDE 124. Yurttaşların vicdan özgürlüğünü güvence altına almak için, SSCB'de kilise devletten ve okuldan ayrılmıştır. Dini ibadet özgürlüğü ve dinsizlik propagandası özgürlüğü tüm yurttaşlara tanınmıştır.
Elbetteki uygulamada bunun ne kadarı etkili orası tartışılır. Stalin'in başta Kızılordu Başkumandan'ı Troçki olmaz üzere bolşevik kadroyu tasfiye ettiği biliniyor. Dünyadan soyutlanmış tek ve üstelik üretici güçler bakımından geri bir ülkede sosyalizmi kurduğunu iddia ederek Marksizmi tahrif eden Stalin dönemindeki anayasa maddesinde bile dinin yasaklanması değil, aksine dini ibadet özgürlüğü vardır. Buna benzer bir madde TC anayasasında bile yok. Ancak dinciler şuanki durumu sosyalizme bin kere tercih ediyorlar, ilginç bir durum.

Lenin dönemindeki 1918 anayasasında daha ilginç bir madde ile karşılaşıyoruz:

"İşçilere gerçek vicdan özgürlüğünün sağlanması maksadıyla din ile devlet işleri birbirinden ayrılmış, buna baralel olarak eğitim de kiliseden ayrılmıştır. Dinî ve din karşıtı propaganda  yapma hakkı tüm vatandaşların en doğal hakkıdır" (13. madde)

Eminim bu anayasa maddesini istemeyecek olan dinciler olacaktır. Sosyalistleri din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamakla suçlayanlar, din karşıtı propaganda özgürlüğünü, dine inanmama özgürlüğünü ne kadar savunuyorlar acaba?

Özel Mülkiyet ve Emek Sömürüsü

Basit olacak ama, özel mülkiyetin emek sömürüsüne yol açtığını çok kullanılan ıssız bir ada hikayesi ile açıklamaya çalışalım.

Diyelim ki ıssız bir adaya düştünüz. Yaşamınızı devam ettirebilmek için "üretim faaliyeti"nde bulunmanız gerekir. Yani "emek" ile hammaddeleri ürüne dönüştürmelisiniz. Ağaçlardan, taşlardan kendinize bir ev yaptınız, bazı hayvanların etinden, sütünden yününden yaralanmak için hayvan barınağı inşa ettiniz, adanın uzak kısımlarından topladığınız tohumlarla uğraşıp dininip bir tarla bile yaptınız. Sonuçta emeğiniz ile çeşitli ürünler ürettiniz.

Bir süre sonra birisi çıkageldi, dedi ki:
"Ben bu adanın mülkiyetine sahibim, işte bu yüzden bana ürettiğin ürünlerinin bir kısmını vermelisin." Siz itiraz ettiniz:
"Ama bunları ben kendi emeğim ile ürettim." 'Adanın sahibinin' cevabı hazır:
"Ama benim adamdaki ağaçlarla, toprakla, taşlarla ve hayvanlarla, işte bu yüzden ürettiklerinin bir kısmını bana vereceksin." Şimdi bu emek sömürüsü değil mi? Sizin emeğinizin ürünlerinin bir kısmını, bir başkası adanın sahibi benim diye alıp gidiyor. "Allah'ın adasını, taşını, hayvanını (kısaca üretim araçlarını) sen mi yarattın, nereden senin oluyormuş" diye sormak aklımıza gelebilir. Ancak sınıflı toplumlarda sınıfların varlığı ve üretim ve mülkiyet ilişkileri sorgulanamaz bir hal alır. Marx'ın dediği gibi sınıflı toplumlarda egemen olan fikirler egemen sınıfların fikirleridir.

İşte yukarıdaki 'ada örneği'ndeki durum feodal üretim tarzında her gün yaşanan bir şeydi. Temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetine sahip olan aristokrat sınıf (toprak ağaları), serf denilen topraksız köylülerin emekleri ile ürettiklerinin bir kısmına el koyuyordu.

Avrupa'da feodalizm yaşanırken Asya'da başka bir üretim tarzı egemendi. Marx'ın asyatik üretim tarzı denen bu sistemde toprağın özel mülkiyeti yerine devlet mülkiyeti vardı. Ancak devletin de sahipleri vardı. Despotik devlet, tıpkı aristokratlar gibi köylülerin ürettikleri ürünlerin bir kısmına el koyuyordu. Ancak devlet diye bir tüketim öznesi olmadığından, devletin sahipleri yani devletlû sınıf üretime katkı yapmadan üretimden pay alıyordu. Anadolu'daki türkmen aşiretlerinin dediği gibi:
"Ekende yok, biçende yok; yiyende ortak Osmanlı"

Köleci toplumdaki emek sömürüsü de özel mülkiyete dayanıyordu. Ancak burada mülk olan yani bir 'eşya' olarak kabul edilen şey, insandı. Efendiler, kölelerinin sahibiydi. Doğal olarak kölelerin ürettikleri tüm ürünler bizzat kölenin sahibi olan efendinindi. Tabiki kölenin yaşamını devam ettirmesi için gereken kısım, efendinin belirlediği kadarı ile köleye geri dönüyordu.

Kapitalizmde yine özel mülkiyete dayalı bir emek sömürüsü yaşanıyor. Burada bahsedilen 'özel mülkiyet' liberallerin sürekli çarpıttıkları gibi kişisel kullanım için örneğin kişisel ayakkabı, ev, araba vs. değil üretim araçları için bahsedilen özel mülkiyettir. Yani fabrikaların, makinaların, büroların, toprağın, taşın, demirin, madenlerin özel mülkiyeti. Kapitalizmde çalışan sınıf işçi sınıfı veya proletaryadır. İşçi sınıfının emeği ile ürettikleri kendisinin değil, kullandığı üretim aracına sahip olan kapitalistindir. (sermayedarın, patronun) Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi ürettikleri ayakkabılar üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip değildir. Artık o ayakkabılar patronun malıdır. Patron ayakkabıları satar, çeşitli hammadde giderlerinden (deri, iplik ve işçinin ücreti ile diğer giderler) kalan para patronun kârıdır.

İşçi emeğinin ürettiğinin tam karşılığını almaz. Yani işçi örneğin 10 ayakkabı üretecek kadar emek harcamışsa 10 ayakkabı parası almaz. Çünkü o zaman derinin, fabrikanın ve diğer üretim araçlarının sahibi olan patrona bir şey kalmaz. Halbuki patron kâr elde etmek için üretim yaptırıyor. İşçi iyi veya kötü bir ücret alır, ancak emek ile üretime katkı yaptığı için değil de özel mülkün sahibi olduğu için üretimden pay alan bir patronu varsa, o işçinin emeği sömürülüyor demektir. Tıpkı ıssız adadaki hayali üreticinin emeğinin sömürülmesi gibi...

Enternasyonal Marşı

Söz: Eugene Pottier

Müzik: Pierre Degeyter


Uyan artık uykudan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm-dirim kavgası


Yıkalım bu köhne düzeni
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra herşey biziz.


Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonal'le kurtulur insanlık


Tanrı, patron, bey, ağa, sultan
Nasıl bizleri kurtarır
Bizleri kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır


İsyan ateşini körükle
Zulmü rüzgarlara savur
Kollarının bütün gücüyle
Tavı gelen demire vur


Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonal'le kurtulur insanlık


Hem fabrikalar, hem de toprak
Her şey emekçinin malı
Tufeyliye tanımayız hak
Her şey emeğin olmalı


Cellatların döktüğü kan
Bir gün onları boğacak
Bu kan denizinin ufkundan
Kızıl bir güneş doğacak


Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal'le
Kurtulur insanlık.


Enternasyonal Marşı Fransızca orijinalinin videosu
Türkçe bir versiyonun videosu
Başka bir Türkçe versiyonun videosu
İngizce bir versiyonunun videosu
Değişik dillerde Enternasyonal Marşı videosu
30'dan fazla dilde Enternasyonal Marşı videosu
47 dilde Enternasyonal Marşı videosu

Kapitalizmin Bir Çelişkisi: İşsizlik

Bir tarafta işsizlik var ama diğer tarafta da fazla mesailer, yüksek çalışma saatleri.

Toplum tarafından tüketilen ürünler uzaydan inmiş değildir, yine toplum tarafından üretilir. Toplumun ihtiyaçlarının karşılanması için belirli miktarda bir işgücü gerekir. Mevcut durumda Türkiye'de resmi olarak da %10 bir işsizlik var. Toplumun üretime katkı yapamayan bu kitlesinin yerine toplam işgücü ihtiyacını karşılamak için çalışan işçiler daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Yani hem insanlar işsiz kalıyor hem de bu yüzden diğer insanlar daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalizmin bir çelişkisi de budur.

Patronlar bu çiftbaşlı çelişkiden çiftbaşlı bir kazanım sağlıyorlar. Hem müsdahdem işçileri daha fazla çalıştırıyorlar hem de onlara daha az ücret veriyorlar. Çünkü bu ücreti beğenmeyenler işten çıkarılır ve yerine bu ücrete razı olarak aylarca işsiz kalmış kişiler işe alınır.

İşsizlik ne kadar gelişmiş olursa olsun her kapitalist ülkenin sorunudur. Refah seviyesi işçi sınıfıın mücadelesi ile görece yüksek olan AB ülkelerinde bile ortalama %7-8 civarında bir işsizlik vardır. İşsizliğin ve bunun neden olduğu fazla çalışma süreleri kapitalizmden kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde üretim kapitalistlerin kar güdülerine göre yapılır. İşçinin içgücü de kapitaliste göre diğer hammaddeler gibi bir "gider"dir. Kapitalistler (sermayedarlar/patronlar) daha fazla kar edebilmek için giderleri mümkün olduğunca tasarruflu kullanmaya çalışacaktır. İşte bunun için daha az işçi ,daha az ücretle, daha fazla saat çalıştırılmalıdır.

Makinalaşma ve teknolojinin gelişmesi doğrudan doğruya iş saatlerinin düşmesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak kapitalizm koşullarında bu her zaman böyle olmuyor. Çünkü eskiden üç işçinin yapabileceği işi yeni makineler sayesinde bir işçi yapabilecekse, patron giderleri kısma babında üç işçinin çalışma saatini 1/3'üne düşürmek yerine iki işçiyi işten atıyor ve kalan tek işçiyi yine aynı müddet çalıştırıyor. Makinalaşma iş saatlerini düşürmek yerine işsizlik üretiyor. İyi olan bir şey kötülük üretiyor. İşte kapitalizmin ilginç bir çelişkisi ve zıtların birliği ilkesine bir örnek.
_______________________________________________
Kapitalizm Nedir?

Emek ve Sermaye Çelişkisi

İnsanlığın Önündeki Seçenek

İnsanlığın önündeki seçenek

By Alan Woods   
Monday, 11 December 2006
11-14 Ekim arası Roma’da toplanan Dördüncü Aydınlar ve Sanatçılar Toplantısında Alan Woods’un sunduğu bildiri


21. yüzyılın ilk on yılında insanlık bir dönüm noktasında duruyor. Bir yanda, bütün tarih boyunca bizi canımızdan bezdiren dertlere modern bilim ve teknoloji çözümler buldu. Artık hastalıkların kökünü kurutabiliyor, kara cahilliği ve evsizliği yok edebiliyor ve çölleri yeşertebiliyoruz.

Ama öteki yanda, gerçekler bu hayallere uymuyor. Bilimin ortaya çıkardığı buluşlar gittikçe korkunçlaşan kitle imha silahları yapmak için kullanılıyor. Her yanda yoksulluk, açlık, cahillik ve hastalık kol geziyor. İnsanlar sonsuz acı içinde. Korkunç servetler sefaletle yan yana gelişiyor.

Aya adam göndermeyi başardık ama her yıl sekiz milyon insan, yaşam için paraları olmadığı için ölüyor. Yüz milyon çocuk, bir çatı altında olmanın ne olduğunu bilmeden sokakta doğuyor, büyüyor ve ölüyor.

Dünyadaki bu durumun en çarpıcı yanı kargaşa ve karışıklığın her tarafı sarmış olması. Her alanda -ekonomik, sosyal, politik, diplomatik ve askeri- istikrarsızlık var. Her yer savaş, yahut savaş tehlikesi altında: Afganistan’ın işgalini, çok daha kanlı ve kötü Irak’ın istilası takip etti. Sonra, daha yakınlarda İsrail-Lübnan savaşı ve İsrail’in Gazze’yi zaptetmesi, Darfur, Somali ve Uganda’daki çatışmalar var. Son birkaç yılda Kongo’da 4,000,000 insan katledildi ve Birleşmiş Milletler ve sözde uluslararası topluluk küçük parmağını bile oynatmadı.

İnsanların çoğu yapılan bu vahşetleri reddediyor. Dünya aniden çılgınlaşmışa benziyor. Ama öyle bir tepki duymak yararsızdır ve yaratıcılığa karşıdır. Bir Marksist olarak, tarihin anlamsız olduğunu veya insanlığın karşılaştığı bugünkü durumun çılgınlığın bir ifadesi yahut adam ve kadınların içten gelen, doğal kötülüğü olduğunu kabul etmiyorum. Büyük filozof Spinoza bir zamanlar, “ne gül, ne de ağla ama anla”, dedi. İyi öğüt, çünkü eğer içinde yaşadığımız dünyayı anlayamazsak, onu hiç bir zaman değiştiremeyiz.

Sistemde küresel kriz


Birçok kişi toplumun sabit olduğuna, “insan doğası” diye adlandırdığımızla birlikte, ahlaki, dini ve ideolojik değerlerinin değişken olmadığına inanıyor. Ama az bir tarih bilgisi bile bunun yanlış olduğunu gösterir. Tarih boyunca değişik sosyoekonomik sistemler yükselmiş ve sonra yok olmuştur. İnsanlar gibi toplumlar da doğar, gelişir, limitine erişir, gerilemeye başlar ve ortaya çıkan yeni bir sistem tarafından yok edilir.

Son tahlilde, herhangi bir sosyoekonomik sistemin yaşama yeteneği onun üretim gücünü geliştirebilmesine bağlıdır. Her şey buna dayanır. Bu, Marksizm’i eleştirenlerin sık sık iddia ettiği gibi, “Marx her şeyi ekonomiye indirdi”, demek değildir. Birçok değişik faktör -din, politika, felsefe, ahlak anlayışı, sınıf psikolojisi ve liderlerin kişisel yetenekleri bu karmaşık denklemin içindedir. Ama bunlar gökten yere inmez ve dikkatli bir inceleme bunları yönlendiren ve belirleyen şeylerin -her ne kadar çelişkili ve diyalektik bir yolla da olsa- gerçek tarihsel ortam ve insanların isteğinin dışında olan eğilimler ve süreçler olduğunu gösterir.

Üretim araçlarını geliştiren, kültürünün ve uygarlığının ufuklarını genişleten, yükselen bir toplumun bakış açısı, olduğu yerde duran veya gerileyen bir toplumun psikolojisinden çok farklıdır. Her şeyi genel tarihsel bağlam belirler. Geçerli olan törel havayı, kadınların ve erkeklerin var olan politik ve dini kuruluşlara karşı tutumlarını etkiler. Hatta, politik liderlerin kişisel niteliklerini bile etkiler. Bu noktayı açıklamak için Abraham Lincoln ile George W. Bush’u karşılaştırmak yeterli.

Kapitalizm, ilk safhasında büyük işler başarabildi. Üretim gücünü daha önceden görülmemiş derecede geliştirebildi ve bu şekilde uygarlığın sınırlarını genişletti. Bu nedenle, adaletsizlik ve sömürü, bu sistemin her zamanki özellikleri olmasına rağmen, insanlar toplumun ilerlediğini sandılar. Bu inanç, insanlarda liberalizmin en büyük özelliği olan, bugünün dünden iyi ve yarının bugünden iyi olacağına dair sarsılmaz iyimserliğini yarattı.

Bu inanç artık geçerliliğini yitirdi. 21. yüzyılın ilk on yılında korku ve güvensizlik duygusu dünyanın her köşesini sarmış durumda. Eski iyimserlik ve “gelişme”ye gözü kapalı inanç şimdi yerini derin bir hoşnutsuzluk ve gelecek için karamsarlık duygusuna bıraktı. Bu artık kapitalizmin hiç bir yerde ilerici bir rol oynayamayacağının psikolojik bir yansıması.

19. yüzyılda burjuvazinin temel ideolojisi olan Liberalizm, teorik olarak, ilerleme ve demokrasi anlamına geliyordu. Ama bugünkü yeni liberalizm, gelecek nesillere karşı kaygısız, dünyadaki bütün çirkinlikleri (yağmacı sömürü, gezegenin mahvı, çevrenin yıkımı) gizleyen bir maskedir. ABD’nin ve bütün dünyanın gerçek yöneticileri olan büyük şirketlerin yönetim kurullarının tek kaygısı yağmayla kendi kasalarını doldurmaktır. Varlıkları soyma, yolsuzluk, kamu varlıklarına özelleştirme ile el koyma, asalaklık- bunma devrine giren burjuvazinin en belirgin özellikleri bunlardır.
 

“Başka Yolla Politika”


Savaşa duygusal bir anlayışla yaklaşmanın bir anlamı yok. Clausewitz çok uzun zaman önce savaş politikanın başka bir yolla devamıdır dedi. Bugün dünyanın tek süper gücü ABD silah için yılda yaklaşık 500 milyar dolar harcıyor. Bu bütün dünyanın askeri harcamalarının %40’ı. Buna karşılık Fransa, İngiltere ve Almanya’nın her, birinin payı %5 ve Rusya’nın harcamaları, şaşılacak ama, sadece %6.

Korkunç gücünün bilincinde olan ABD artık “normal” diplomasi yerine utanmadan zorbalık ediyor. Verdiği mesaj gayet açık: “dediğimizi yap yoksa bombalarız ve işgal ederiz”. Son konuşmalarından birinde Pakistan’ın Başkanı Pervez Müşerref, 11 Eylül 2001’in terör saldırısından sonra ABD’nin, eğer teröre ve Taliban’a karşı savaşta iş birliği yapmayı önermezlerse, ülkesini bombalanarak “taş devri”ne geri döndürmekle tehdit ettiğini açıkladı.

Bu kanlı kargaşa emperyalizmin bütün dünyada karşılaştığı çözümsüz tezatların bir yansıması ve göstergesi.Tarihsel potansiyelinin sonuna gelmiş, çıkmaza saplanmış bir sosyoekonomik sistemin çırpınmaları. Tarihte benzer durumlar var; Roma İmparatorluğu’nun yavaş yavaş çöküşü veya feodalizmin batması gibi.

Uzlaşmaz çelişkilerle dört yanı sarılmış bunamış kapitalizm en uygun akran olarak dünyanın şimdiye kadar gördüğü en acımasız emperyalizmi buldu. ABD emperyalizmi kitle imha silahları olduğunu bahane ederek Irak’ı işgal etti. Saddam Hüseyin’in kendi vatandaşlarını öldüren, işkenceden geçiren acımasız bir diktatör olduğunu iddia etti. Ama BM şimdi işgal altındaki Irak’ta kitle cinayetleri ve işkencenin salgın halinde olduğunu kabul ediyor. Son zamanlarda yapılan bir ankete göre ıraklıların %70’i şimdi yaşamın Saddam zamanından daha kötü olduğunu düşünüyor.

Irak’ı mahvetmek yetmezmiş gibi, şimdi ABD Suriye ve İran’ı tehdit ediyor. Orta Asya’yı istikrarsızlaştırdı. Hiç durmadan Venezüella’nın demokratik seçimle gelmiş hükümetini ve başkanı Chavez’i devirmeye çalışıyor. Küba’yı yeniden sömürgeleştirmek için komplolar tezgahlıyor ve terör hareketleri düzenliyor.

“Terör’e karşı savaş” şimdiye kadar görülmemiş ölçüde terörizmi arttırdı. ABD’li emperyalistler adım attıkları her yerde korkunç yıkım ve acıya neden oluyor. Afganistan ve Irak’tan ürkünç ölüm ve yıkım manzaraları Romalı tarihçi Tacitus’un şu lafını akla getiriyor: “Bir çöl yarattıktan sonra, adına barış diyorlar.” Ama ABD emperyalizmin gücüyle karşılaştırılınca, Roma İmparatorluğunun gücü çocuk oyunuydu.
 

Yeni Uyanış


Temel sorun sistemin kendisi. Marks hatalıydı ve artık ekonomik krizler geçmişte kaldı diyen ekonomi bilginleri (”yeni ekonomik paradigma” -the new economis paradigm) kendileri hatalı çıktı. Şu andaki rahatlık Marks’ın çok önceden tarif ettiği ekonomik dönüşün özelliklerine tıpa tıp uyuyor. Sermaye birikiminin yoğunlaşma süreci artık sarsıcı boyutlara ulaştı. Gittikçe artan tekelleşme ve şirketlerin devredilmesi var. Bu durum eskiden olduğu gibi üretim gücünün gelişmesine yol açmıyor. Aksine, fabrikalar kibrit kutusundan yapılmış gibi kapatılıyor, binlerce kişi işini kaybediyor.

John Kenneth Galbraith parasalcılığın ekonomik teorilerini – neo-liberalizmin kutsal kitabı- şu şekilde özetledi: “yoksulların fazla parası var, ve varsılların yeterli parası yok.” Rekor kar rekor eşitsizlikle beraber yürüyor. The Economist’in yazdığı gibi, “son 25 yılın değişmez eğilimi gelirlerinin en tepede toplanması oldu”. Küçük bir azınlık korkunç derecede zenginleşirken, emekçilerin ulusal gelirden aldıkları pay gittikçe azalıyor en yoksul kesim daha da dibe itiliyor. Katrina Kasırgası ABD’de üçüncü dünya şartlarında yaşayan, her şeyden yoksun alt tabakanın varlığını gözler önüne serdi.

ABD’de emekçiler on yıl öncesine göre %30 daha fazla üretiyor. Ama ücretleri pek değişmedi. Sosyal doku gittikçe zorlanıyor. Dünyanın en varlıklı ülkesinde bile gerilim gittikçe yükseliyor. Bu da sınıf çatışmasında patlamalara zemin hazırlıyor. Bu durum sadece ABD’de değil. Bütün dünyada ekonomik canlılık aşırı işsizlikle beraber oluşuyor. Reformlar ve verilen ödünler geri alınıyor. The Economist’in yakınlarda açıkladığına göre İtalya dünya pazarlarında rekabet edebilmek için, 500,000 emekçiye yol vermek (işten çıkarmak), kalanların da ücretini %30 düşürmek zorunda.

Kapitalizm dünya ticaretini arttırarak (küreselleşme) bu çelişkilerin bir süre için üstesinden gelmeyi başardı. Tarihte ilk kez bütün dünya, bir tek dünya pazarının içine çekildi. Kapitalistler Çin ve diğer ülkelerde pazar ve yatırım olanakları buldular. Ama bu artık sınıra dayanmış durumda. ABD’li ve Avrupalı kapitalistler, ucuz Çin malları kapılarına yığılmaya başlayınca, artık küreselleşme ve serbest ticarete pek istekli değil. ABD senatosunda korumacı sesler yükselmeğe ve gittikçe daha ısrarlı olmaya başladı. Dünya Ticaret Örgütü’nün Doha toplantısına ara verildi ve çelişkiler o kadar büyük ki, hiçbir anlaşma olanağı da yok.

Bugünkü istikrarsız ekonomik canlılık hızını kaybetmeğe başladı bile. ABD’deki tüketim canlılığı nispeten düşük faiz oranlarına, geniş kredi ve borç olanağına dayanıyor. Bu faktörler tersine dönecek. Dünya çapında büyük bir kriz gelmek üzere. Küreselleşme, kapitalizmin küresel krizi olarak ortaya çıkıyor.
 

Başka bir dünya olanaklı -Sosyalizm


Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra eski düzen yandaşları bayram etti. Sosyalizmin, ve hatta tarihin sona erdiğinden söz ettiler. Serbest pazarın getireceği mucizeler sayesinde bize yeni bir barış, refah ve demokrasi çağı vaat ettiler. Şimdi, yalnız 15 yıl sonra, bu düşler tüten bir taş yığınına dönmüş durumda. Bu hayallerden ayakta duran bir tane bile yok.

Bütün bunların anlamı nedir? Yaşamaya hakkı olmayan, ama ölmeyi reddeden bir sosyal sistemin ölüm sancılarına tanık oluyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil. Tarih bize hiçbir egemen sınıfın gücünü ve ayrıcalığını savaşmadan bırakmadığını gösteriyor. Bizim yaşadığımız devrin ana özelliği olan bütün savaşların, terörün, şiddetin ve ölümün gerçek açıklaması bu.

Ama biz aynı zamanda yeni bir toplumun -yeni ve adil, kadın ve erkeklerin yaşamasına uygun bir toplumun- doğum sancılarına da tanık oluyoruz. Bu kanlı olaylardan, ülkeden ülkeye yayılan yeni bir güç, emekçilerin, köylülerin, gençlerin devrimci gücü doğuyor. Başkan Chavez BM’de konuşmasında, “Dünya uyanıyor. Halklar ayağa kalkıyor”, dedi.

Bu söz derin bir gerçeği ifade ediyor. Milyonlarca insan tepki göstermeye başlıyor. Irak savaşına karşı milyonlarca insan sokaklara çıktı. Bu uyanışın bir göstergesiydi. Ama hareketin toplumu değiştirmeye yönelik tutarlı bir programı yoktu. En zayıf tarafı buydu.

George Bush elindeki güçten sarhoş olmuş ve bu güçün sonsuz olduğunu sanıyor. Ne yazık ki bazı solcular da aynı inançta. Ama yanlış düşünüyorlar. ABD’nin gücünün kesin sınırları var. Yarım yüzyıl önce Küba Devrimi ABD emperyalizmine karşı çıktı. Küba Devrimi’ni yıkma girişimlerinin hepsi başarısız oldu; ama Küba dışlandı, tecrit edildi ve ABD’nin baskısı altında kaldı. Bu baskılar Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra çok daha arttı.

Ama durum şimdi değişiyor. Devrim dalgası Latin Amerika’da yayılıyor. Venezüella Devrimi bir depremdi ve ardından gelen sallantılar bütün kıtaya yayıldı: önce Bolivya, ve şimdi patlama tam ABD hududunda. Artık devrim olamaz diyenlere Meksika’da kitlelerin görkemli hareketi en son yanıt. Eğer dünya yaklaşan felaketten kurtarılacaksa, devrim sadece olanaklı değil, aynı zamanda zorunlu.

Alaycılar ve şüphecilerin zamanı doldu. Onları bir kenara itip mücadelemizi devam ettirme zamanı geldi. Genç nesil bağımsızlığını kazanmak için savaşmaya istekli. Zafere erişmek için kendilerine yol gösterecek, esinleyecek bir bayrak ve bir program arıyor. Bu da ancak bütün dünyanın sosyalizm için mücadelede birleşmesiyle olur. İnsanlık önündeki seçenek, ya sosyalizm ya da barbarlıktır.

Londra
24 Eylül 2006

Çeviri: Emine Kunter

marxist.com'dan alıntıdır.

BÜYÜK BİRİTANYA'NIN EMEKÇİ SINIFLARINA

Aşağıdaki yazı Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu adlı kitabının bir bölümüdür.


      EMEKÇİLER!
    

      Durumunuzu, çektiğiniz acıları, giriştiğiniz savaşımları, umutlarınızı ve beklentilerinizi Alman ülkedaşlarımın önüne koymaya gayret ettiğim bu çalışmayı size adıyorum. Aranızda, koşullarınız hakkında bir şeyler öğrenecek kadar uzunca bir süre yaşadım; koşulları öğrenmek için çok ciddi bir çaba harcadım; elime geçirebildiğim resmi ve gayrı-resmi çeşitli belgeleri inceledim — bunlarla yetinmedim; konuma ilişkin soyut bilgilerden daha fazlasını istedim; sizi kendi evlerinizde görmek, gündelik yaşamınızda gözlemlemek, koşullarınız, yakınlarınız üzerine sizinle söyleşmek, sizi ezenlerin toplumsal ve siyasal gücüne karşı verdiğiniz savaşıma tanık olmak istedim. Öyle de yaptım: Şirketten, ziyafetlerden, orta-sınıfın porto şarabından ve şampanyasından vazgeçtim; boş zamanlarımın, neredeyse tamamını sade emekçilerle ilişkiye adadım. Böyle yaptığım için hem mutluyum, hem gururluyum. Mutluyum, çünkü öyle yaptığım için, yaşamın gerçeklerine ilişkin bilgiler derlediğim çok hoş saatler geçirdim — öyle yapmasaydım o saatler, protokol konuşmalarıyla ve moda konular üzerinde çene çalmakla boşa gidecekti; gururluyum, çünkü bütün hatalarına ve bütün dezavantajlı durumlarına karşın, yine de İngiliz para-babaları dışındaki herkesin saygısını kazanan insanların suçlanan ve ezilen sınıfına hakkını teslim etme fırsatını elde ettim; gururluyum, çünkü sizin egemen orta-sınıflarınızın, vahşice ,bencil politikasının ve genel davranışının zorunlu sonucu olarak Kıta Avrupası'nda İngilizlere karşı taşınan küçük görme duygusunu önleyebilecek bir konuma ulaştım.

    

     Aynı zamanda, orta-sınıfı, karşıtlarınızı, gözleme fırsatını da bol bol buldum ve kısa sürede şu yargıya vardım ki, onlardan herhangi bir destek beklememekte haklıydınız, tepeden tırnağa haklıydınız. Çıkarları sizinkiyle taban tabana karşıt olmasına karşın her zaman tersini iddia etmeye ve sizin yazgınıza yürekten sıcak baktıklarına sizi inandırmaya çalışacaklardır. Yaptıkları, onları ele veriyor. Orta sınıfların —iş söze gelince ne derlerse desinler— gerçekte sizin emeğinizin ürünlerini satabildikleri sürece, o emekle kendilerini zenginleştirmekten ve bu dolaylı insan eti ticaretinden kazanç sağlayamaz duruma geldiklerinde sizi açlığa terketmekten başka bir niyetleri olmadığını göstermeye yetecek kadarından da fazla kanıt topladığımı umuyorum. Size gösterdiklerini savladıkları iyi niyeti kanıtlayacak ne yaptılar? Yakınlarınıza ciddi biçimde hiç kulak verdiler mi? Oylumlu raporları,  İçişleri Bakanlığı'nın raflarındaki kağıt yığınları arasında sonsuz bir uykuya mahkum edilen yarım düzine soruşturma komisyonunun giderlerini ödemekten başka ne yaptılar? O berbat mavi kitaplardan,"özgür doğmuş Britanyalılar"ın büyük çoğunluğunun durumu hakkında herkesin kolayca bilgi elde edebileceği, okunması kolay tek bir derleme olsun yaptılar mı? Doğal ki hayır; bunlar, konuşmaktan hoşlanmadıkları konular — sizin içinde yaşadığınız alçaltıcı koşulları, uygar dünyaya duyurma işini bir yabancıya bıraktılar.
     

     Onların gözünde bir yabancı; umarım, sizin gözünüzde değil. Benim İngilizcem saf olmayabilir, ama umarım İngilizcemi açık-seçik bulursunuz. İngiltere'de hiçbir emekçi —aklıma gelmişken Fransa'da da hiçbir emekçi— bana asla yabancıymışım gibi davranmadı. Topyekün bir bencillikten başka bir şey demek olmayan o lanet olası ulusal önyargı ve ulusal gururdan uzak olduğunuzu büyük bir keyifle gözlemledim: Gücünü insanlığın gelişmesi için özdenlikle kullanan herkese —İngiliz olsun olmasın— sempatiyle baktığınızı, sizin toprağınızdan çıkmış olsun ya da olmasın, büyük ve iyi olan her şeye hayranlık duyduğunuzu gözlemledim; sizin, yalıtık, tek bir ulusun üyesi İngilizler olmaktan daha fazla bir şey olduğunuzu anladım — kendi çıkarlarının ve tüm insan soyunun çıkarlarının aynı olduğunu bilen büyük ve evrensel insanlık ailesinin üyesi İnsanlar olduğunuzu anladım. '"Bir ve Bölünemez" insanlık ailesinin üyeleri olarak, sözcüğün en kesin anlamıyla İnsanoğulları olarak, ben ve Kıta Avrupası'ndaki birçok kişi, sizlerin her bakımdan ilerleyişinizi selamlıyor ve çabucak başarıya ulaşmanızı diliyoruz. Hadi öyleyse, şimdiye dek yaptığınız gibi. Daha sırtlanılacak çok iş var; kararlı olun, yılmayın — başarınız kesin, ve ileri yürüyüşünüzde atacağınız hiçbir adım, ortak davamız, insanlığın davası için boşa gitmiş olmayacak! 
 
      Barmen (Renan Prusyası)
      15 Mart 1845

Friedrich Engels


(kurtuluscephesi.com adresinden alıntıdır.)