Evrim Diyalektiktir
Evrimin
balıklarla kara hayvanları arasındaki geçişi sağlayan ara halkası
bulundu. Su hayvanlarının kara hayvanlarına dönüşmesinin tedrici bir
örneğini oluşturan
375 milyon yaşındaki Tiktaalik'in fosili Kanada'ya bağlı Kuzey Kutbu'ndan 970 km. uzaklıktaki Ellesmere Adası'nda bulundu.
Tiktaalik'in bulunduğu bölge o zaman bugünkünden bambaşka özellikler
taşıyordu. Bölge ekvatorun üzerine oturan bir kara kütlesinin
parçasıydı. Subtropik bir iklime sahip olan bölgede Tiktaalik'in yaşam
alanını küçük dereler oluşturuyordu.
Sürüngenler ile kuşlar arasındaki ara geçişi oluşturan
Archaeopteryx ise daha önceden bulunmuştu.
Önce sığ sularda yaşamaya başlayan balıklar evrimin ilerlemesi ile
karaya çıktılar. Gövde uzunluğu 2.75 metreyi bulan ve başı timsah
başını andıran Tiktaalik, keskin dişli bir yırtıcıydı.
Kafası, ensesi ve kaburgaları ile bir kara hayvanının özelliklerini barındıran Tiktaalik,
çenesi, yüzgeçleri ve pulları ile balık
özellikleri taşıyor. Tiktaalik'in yüzgeçlerinde kara hayvanlarının
kollarının ilkel kemikleriyle benzeşen kemikler bulunuyor. Bu durum
yüzgeçlerin uzuvlara dönüşmesine ışık tutuyor.
Bilim insanlarına göre Tiktaalik'in evriminde, balıklarda solungaç
kısmını kapatan ve solungaç mekanizmasına yardımcı olan bir dizi kemiği
kaybetmesi önemli bir rol oynadı. Tiktaalik baş ve omuz kısmındaki bir
dizi kemiği yitirerek bir ense kazandı. Ve böylece başını daha kolay
kaldırarak havayı solumaya başladı. Ki bilim insanları Tiktaalik'in
sahip olduğu esnek ve güçlü uzuvları, kafasını sudan çıkarıp nefes
almasına bağlıyorlar.
375 milyon yıl önce ve sonra: Tarih ileriye doğru akıyor
375
milyon önce tarihin ileriye doğru akışında çok önemli bir basamağı
oluşturan Tiktaalik bu misyonunu milyonlarca yıl sonra bugün de
sürdürüyor. Tiktaalik milyonlarca yıl sonra bugün idealizm bulamacını
insanlara boca eden emperyalist kapitalizme diyalektik materyalizmin
tokadını bir kez daha indiriyor.
Emperyalist kapitalizm küreselleşme saldırısının felsefi ayağı olarak
diyalektik ve tarihsel materyalizme savaş açmış ve ortalığı
belirlenemezlik ve belirsizlik döküntüleriyle doldurmuştu.
Postmodernizm bulamacında “hit”leştirilen bu idealist saldırıyla,
sınıflar ve sınıf mücadeleleri, proletaryanın kurtuluş ideolojisi,
ulusal özgürlük savaşımları, demokratik kurtuluşçu savaşımlar, sendikal
mücadelelere varıncaya kadar yadsınıp, paralize edilmeye çalışılırken,
farklılık, çeşitlilik, bireysellik, ötekinin hakları, bir tek doğru
olmayabileceği, kişiye doğru değişen gerçeklik ve benzerlerini ileri
sürmeleri sözde bireysel haklara dayalı, “sivil toplumcu” yerel
inisiyatiflerle yürtülen, değiştirici dönüştürücü bir müdahalenin
olmadığı bayağı reformist perakendeci bir demokrasi ve demokrasi
anlayışı ileri sürüldü.
Sosyalizmin kaçınılmazlığı, perdelenmek istenen budur. Tarihin
ileriye doğru gelişiminde kendi yokluğunu gören bir sınıfın nafile
çabasını liberal kapitalizmin ebediliğini ilan eden “tarihin sonu” tezi
olsun, “tarihselcilik” eleştirileri olsun, post-modernistlerin tarihi
döngüsel bir harekete indirgeme çabaları olsun, burjuva felsefesi
alanında tüm çaba, birleşme noktası, tarihin ileriye doğru hareketini
durdurmak, bugünde dondurmaktan ibarettir. Diğer deyişle işçi sınıfını,
emekçi insanlığı geleceksiz, umutsuz bugüne mahkum ve köle olarak
bırakmaktır. Nafile çaba!
Konuyla ilgili olarak
Devrimci Proletarya dergisinde yayınlanmış olan “Evrim Diyalektiktir” başlıklı yazıyı yayınlıyoruz:
Evrim Diyalektiktir
Evrim Kuramı: Darwin, değişimin
mekanizmasını açığa çıkartıp doğal evrim sürecine açıklık kazandırdı.
Türlerin milyarlarca yıl içerisinde tek hücreli basit organizmalardan
başlayarak insan da dahil olmak üzere hayvansal yaşamın en karmaşık
formlarına doğru nasıl gelişip değiştiğinin bilinmesini sağladı. Onunla
insan, kendi doğal tarihinin bilgisine de sahip olabildi.
Darwin’in bulguları çağı itibarıyla sarsıcı, katkısı devrimciydi.
Dogmatizme, metafiziksel düşünüşe, her türden idealizme etkili bir
darbe indiriyor, doğabilimsel düzeyde felsefi materyalizmi doğrulayıp
güçlendiriyor, henüz biçimlenmekte olan tarihi materyalizm teorisine,
Marks’ın deyişiyle
“doğal bir bilimsel temel” sağlıyordu.
Çeşitli türlerin ve insanın tarihsel evrimine ilişkin bulgular, dinsel
görüşü (dünyanın/evrenin 5 bin yıllık bir tarihi olduğunu ve tüm
canlıların bugünkü durumlarıyla 7 gün içerisinde yaratıldıklarını ileri
süren Yaratılış teorisini) çökertti. Tür oluşumları ve geçişler, türsel
çeşitlenme, değişim, kaba ayrımlar ve sınırlandırmaların yanlışlığını
gösterdi. Yeni türlerin oluşumu, çeşitlenme, basitten karmaşığa doğru
oluşan gelişim, canlı varlıkları sabit, değişmez ve bir kerede
yaratılmış olarak niteleyen metafizik yaklaşımın yanlışlığını ortaya
çıkarttığı gibi, koşullara uyum sağlayabilme zorunluluğu içerisinde
ilerleme ve değişimin varlığını, evrim sürecindeki diyalektiğini de
göstermektedir.
Doğa, ancak materyalist bir temelde anlaşılabilir ve doğadaki hareketin
şekli diyalektiktir. Evrim kuramıyla bir kez daha doğrulanmıştır bu.
Bununla birlikte evrim kuramı, fizyolojik süreçlerin gözlemi ve
jeolojik kayıtların incelenmesine, ampirik bir sınırlılık ve akıl
yürütmeye dayanmaktaydı. Güçlü bulgularına karşın, doğal seleksiyonun
yorumlanışında yanlış çıkarsamaları da içermekteydi. Evrim sürecindeki
sıçrama ve kopuşları, bunlara yol açan, etkide bulunan farklı etkenleri
görebilmeyen, değişimi sadece niceliksellikle açıklayan-bundan dolayı,
evrimsel gelişimin kimi halkalarını yerleştiremiyor- sınırlı ve eksik
bir teoridir. Darwin’in kuramı, evrimin tarihsel sürecinin diyalektiğe
uygun eksiksiz bir tablosunu vermez, evrimin açıklanışında bir
başlangıç kuramı niteliğindedir.
Doğal seleksiyon teorisi, türlerin daha iyi uyum sağlayabilmek için
gelişim gösterdiklerini açıklıyor, yeni türlerin nasıl oluştuklarını
açıklamakta ise yetersiz kalıyordu. Bunun için evrime niteliksel bir
bakış gerekmektedir.
Engels,
“ardı arkası kesilmeyen sonsuz küçük değişikliklerin oluşturduğu özdeşlik içerisindeki farklılaşma”ya, bunun sonucu yeni bir türün oluşumuna işaret eder.
Plehanov da,
“evrimde
bir nitelikten bir başka niteliğe geçişin de nicel değişimler kadar
özsel olduğunu, her niteliksel geçişin tedricilikteki bir kesikliği
temsil ettiğini” söyler.
Niceliksel birikimle kopuş ve sıçramalarıyla niteliksel geçişlerin birliği
Evrim, aşağıdan yukarıya düzgün tedrici bir hareket değildir. Birkaç
yüz milyon, milyar yılları içerebilen niceliksel gelişim süreçlerinin
birikimiyle jeolojik zaman ölçeklerinde kısa sayılacak binlerce yıllık
niteliksel
sıçrama ve
geçişlerle gerçekleşir…
Duraksama ve
yok oluşları
da içerir bir süreçtir bu. Kopuş ve sıçramalarıyla niteliksel geçişleri
içeren bir evrim olmasaydı, basit organizmalardan karmaşık yüksek canlı
yapılara, (örneğin, tek hücrelilikten çok hücreli yapılara,
sürüngenlerden memelilere, maymundan insana) doğru olan gelişim
açıklanamazdı.
Evrimsel süreçlerde, sıçrama ve yok oluşlarda
rastlantısallık
da rol oynar. Evrimde organizmanın uyum sağlama ve hayatta kalabilmek
için çevre ile girdiği etkileşim ve çevrenin etkisi niceliksel olduğu
gibi dışsal, bir faktörün geçişler üzerinde sıçratıcı etkilerde
bulunduğu kesişme anları, dönüm noktaları da -binlerce yıl hatta birkaç
milyon yıl süren- olabilmektedir. İleride, elin serbest kalıp daha
işlevli kullanılmasına olanak sağlayan Afrika’daki kuraklık nedeniyle
maymun atalarımız ağaçlardan inerek daha fazla yerde ve ayakları
üzerinde dikilerek kalmaya başladılar. Bitki örtüsü seyreldi, küçüldü
ve onlar yiyeceklerini uzağı da görerek aradılar. (Rastlantı /
zorunluluk / iklim değişimi ve insan evrimi: Bilim Teknik Haziran 2001.
5 milyon 2,5 milyon yıl önce Afrika’daki kuraklık, azalan ormanlar ve
insanın savan ortamına uyum sağlaması.
İnsanın ayağa kalkması ve elin serbest kalması-elin işlev kazanması-
El-Emek. Levha teknotiği/okyanus sularının akış döngüsündeki değişim.
Hint Okyanusu’ndaki yüzey sıcaklığı daha yüksek, bunun sonucu olarak
buharlaşma ve yağış düzeyleri de daha yüksekti. Bu da Doğu Afrika
kıyılarında daha nemli bir iklimin olmasına yol açıyordu. Endonezya
Vanasının daralıp hem de yer değiştirmesiyle Hint Okyanusu soğuyor ve
yağış düzeyi azalıyor. Doğu Afrika’da daha kuru bir iklim oluyor.
Stephan J. Gould’ da, canlıların evrimindeki dönüm noktalarıyla
jeolojik zaman dilimlerinin sınırlarının çakışmasına işaret
etmektedir.)
Kesintili Dengeler Kuramı
Evrim sürecindeki değişim ve farklılaşmaları, sadece tedrici bir
gelişimle açıklayan Darwin’in kuramının zaafını, materyalist
diyalektiğe paralel bir açıklamayla aşan kuramı bu noktadan geliştiren
Kesintili Dengeler Kuramıdır. (1972) Stephan Joy Gould ve Niles
Eldredge, evrim kuramının tedriciliğine alternatif bir açıklama
getirdiler. S. J. Gould,
“yaşamın
tarihi bir gelişim sürekliliği değildir, tersine kısa ve kimi zaman
jeolojik açıdan ani, kitlesel tükeniş ve bunu takip eden çeşitlenme
dönemleriyle kesiklikler gösteren bir tarihtir…” demektedir.
1972’de ileri sürülen Kesintili Dengeler Kuramı’na göre, yeni türler,
Darwin’in söylediği gibi milyonlarca yılda ağır ağır gelişmiyor, daha
çok hızlı atlamalarla birkaç bin yıllık kısa süreler gerçekleşiyor. Bu
değişmeyi organizmanın ufak değişiklikler geçirdiği uzun dengeleme
dönemler izliyor. (Kuramda tali önemde denebilecek yanlışlar var!…
Kaynak yayınları: Darwin ve Sonrası, S. J. Gould-TUBİTAK. Zamanların
Sonu Üstüne Söyleşiler-S. J. Gould, Umberto Eco vd. Yapı Kredi
Yayınları; Bilim Ütopya Dergisi. S. 85 Temmuz 2001)
Değişimin mekanizmalarına açıklık kazandırılarak, doğal evrim sürecinin
açıklanışı, insanın kendi doğal tarihsel sürecinin bilgisini de içeren
büyük bir keşifti. Değişim sürecinde niteliksel geçişler ve bu
geçişlerde rol oynayan etkenlerin açıklanışı ise, yeni türlerin ortaya
çıkışına açıklık kazandırdı. Evrim kuramı, kuramsal düzeyde ileriye
taşındı. Evrimin biyolojik-genetiksel düzeyden açıklanışı ise, kuramın
daha ileriye taşınıp derinleşmesidir. Buna değineceğiz.
Darwin’in evrim kuramı eksikliklerinin giderilmesi, düzeltilmesi ve
geliştirilmesi gereken bir kuramdı. Marks ve Engels, Darwin’in
katkısının büyüklüğünü göz ardı etmeden yanlış gördükleri yönleri
eleştirmekten geri durmadılar. Darwin, bilimsel bir çalışma
yürütüyordu, bununla birlikte kendisi kesin bir felsefeden yoksundu.
Dönemin egemen kültürünün, ölçütü para kazanma olan pratik başarılarla
hayatta ilerlemek olan Viktorya döneminin İngiliz orta sınıfının birey
felsefesinin etkisi altındaydı. Evrime ilişkin sınırlı ampirik
gözlemleri onu, Adam Smith ve Malthus’un görüşlerinin etkisiyle tek
yanlı ve kimi yanlış çıkarsamalara ulaştırıyordu. “Doğal Seleksiyon” ve
“en uygun olanın hayatta kalması”sının dönemin hakim ideolojisinin
etkilerini taşıyan ifadeleri, daha sonra Sosyal Darwinizm tarafından
liberalizmin doğadaki kanıtı olarak kutsandı. Nüfus çokluğu, diğer
yandan besin kaynaklarının sözde kıtlığının yol açtığı çelişkiyi
kıtlık, savaş, salgın hastalık, zor aracılığıyla dizginlenmesini
öngören ve kapitalizmin suçlarını örtbas edip meşrulaştıran Malthus’un
görüşünü doğaya ait bir durum gibi gösterdi. (Göç dalgaları karşısında
günümüz Avrupası’nda “yaşam kalitesini koruma” vb. denilerek
Mathusçuluk yeniden canlandırılıyor. Yoksul, aç Afrikalılar ve
Asyalılar kendi evlerinde ölsünler! Emperyalizmin yeni ırkçılığın
sloganı bu.)
Engels ve Marks, mektuplarında ve kitaplarında Darwin’in yanlış
çıkarsamalarını eleştirdiler. Hatalarının dayanaklarına işaret ettiler.
Engels,
“Darwin
iktisatçıların en üstün tarihsel başarı olarak kutsadıkları serbest
rekabetin varoluş mücadelesinin hayvanlar aleminin normal durumu
olduğunu gösterdiğinde, insanlık hakkında ve özellikle de kendi
yurttaşları hakkında ne acı bir hiciv kaleme aldığını bilmiyordu”
(Doğanın Diyalektiği sf. 46-47) diyordu. Varolma mücadelesi ve bundaki
acımasızlıkları kabul ediyor, bununla birlikte evrimin tek yönlü bir
açıklamasının ve bunun mutlak her durumda bir ilerleme olarak
gösterilmesinin yanlışlığına işaret ediyor, sadece güçlülüğe bağlı bir
hayatta kalma açıklamasının hatalı olduğunu belirtiyordu. 1875’te
Laurou’a şunları yazıyordu:
“Darwinci öğretinin evrim teorisini kabul ediyorum ama Darwin’in
kanıtlama yöntemini (yaşam mücadelesi, doğal seleksiyon), yeni
keşfedilmiş bir gerçeğin, yalnızca ilk geçici ve kusursuz olmaktan uzak
bir ifadesi olarak değerlendiriyorum…”
Engels, AntiDühring ve Doğanın Diyalektiği isimli yapıtlarından Darwin
Kuramının darlığı ve tek yanlılığı ile birlikte onu toplumsal alana
taşıyan Sosyal Darwinizmi de eleştirmektedir:
“Bu
insanların her yerde mücadeleden başka bir şey görmemelerinden önce,
Darwin güçlükle de olsa kabul görmüştü. Her iki görüş de dar sınırlar
içerisinde doğrulanmıştır ama ikisi de aynı ölçüde tek taraflı ve
önyargılıdır… Dolayısıyla doğaya ilişkin olarak bile, insanın kendi
bayrağı üzerine tek taraflı olarak yalnızca ‘mücadele’ yazmasına izin
verilmez fakat tarihsel evrim ve çapraşıklığın her türlü zenginliğini
yavan ve tek yanlı ‘yaşam mücadelesi’ deyiminin içine tıkıştırma arzusu
kesinlikle çocukluktur… Bu hiçten biraz daha fazlasını söyletmektir.”
(Anti Dühring sf. 92, 149)
Doğanın Diyalektiği adlı yapıtında;
“Darwinci
yaşam mücadelesi teorisinin tümü basitçe, Hobbes’un Bellum Contra Omnes
(herkesin herkese karşı savaşı -yn) teorisinin ve burjuva ekonomik
rekabet teorisinin toplumdan organik doğaya taşınmasıdır. Bu büyük
ustalık bir kez başarıldığında (bunun koşulsuz doğrulanışı, hele ki
Malthusçu teori söz konusu olduğunda hala oldukça şüphelidir), bu
teorileri tekrar gerisin geriye doğa tarihinden toplum tarihine
aktarmak çok kolaydır ve böylelikle bu iddiaların toplumun ölümsüz
doğal yasaları olarak kanıtlanmış bulunduğunu savunmak hepten
bönlüktür…” (sf. 337)
Darwin’in kuramı, yanlış çıkarımları da içerisinde barındıran,
fizyolojik gözlem ve jeolojik fosil kayıtlarının sınırlı bilgisine
dayanıyordu. Doğru felsefi bakış ve yöntemin bulunmayışı tek yanlı ve
yanlış çıkarımlara, bulguların ortaya koyduklarının dahi doğru ve açık
ifadelerle belirtilmemesine, eksik nitelemelere kaynak oluşturuyordu.
Bilimlerdeki (biyoloji, kimya, botanik, zooloji, fizyoloji, evren
bilim…) birbirini bütünleyen bir dizi gelişme, geçişlere ve ayrıntılara
hakim olabilme olanağını kazandıran alt bilim dallarının ortaya çıkmış
oluşu, evrimi, başlangıç noktasına doğru götürme ve daha geniş bir
temele yerleştirme olanağını sunmaktadır. Evrim sürecini, özgül
evreleri ve çeşitli yönleriyle inceleme, aralarındaki bağıntıları kurma
ve birleştirme olanağına sahibiz. Ve bunlar için pek çok bulgu
bulunmaktadır. Kuşkusuz böylesi geniş bir tarihsellik içerisinde bu
bağıntıları ve bütünlüğü doğru (eklektik olmayan) kurabilmek için,
bağıntılar bilimi olan diyalektik yöntemi uygulamak, değişimi
diyalektikle açıklamak zorunludur.
Biyo-genetik düzey
Evrimin birçok yönden incelenebilir oluşu içerisinde özellikle
biyolojik, biyogenetiksel düzeyden incelenebilir oluşunu belirtmek
gerekir. Evrimin biyolojik düzeyden açıklanması, bir canlı topluluğunda
birçok jenerasyon boyunca oluşan kalıtsal değişimlerin sonucu olarak
gelişen bir süreci anlamamızı sağlıyor. Gen dizilimlerinin
çözümlenmesi, evrimin moleküler düzeyden anlaşılmasını olanaklı
kılıyor. Genlerdeki kalıtsal bilgi en eski fosillerin ulaştıramayacağı
kadar gerilere götürebilmektedir. İnsan genomu araştırmalarına paralel
olarak yürütülen diğer canlıların (bitki ve hayvan) genomlarıyla ilgili
araştırmalar da insana yakın organizmaların bulunması (maymunlar,
memeliler biliniyor, meyve sineği ve muzda da değişik düzeylerde
azımsanmayacak oranda insanla aynı olan genler bulundu) tür
bağlantılarını göstermekte, evrim süreçlerinin daha iyi anlaşılmasını
sağlamaktadır. İnsan genom projesi çalışmasında genomumuzda balık ve
bakteri genlerinin bulunduğunun saptanması insanın kendi doğal
evriminin başlangıç evresine dek götürmektedir bizi.
Evrim kuramı gen bilgisiyle, sınırlı sonuçların gözlemi olmaktan
çıkarak, değişim ve gelişim süreçlerinin bilgisine, tüm tarihsel
sürecin unsurlarını da içerecek şekilde canlı organizmalardan
ulaşmamızı sağlayacak bir somutluk ve derinlik kazanmaktadır.
Evrime ilişkin bilgilerimizin kazandığı derinlik ve bütünsellik organik
yaşamın (bitki, hayvan, bakteriler…) organik, inorganik doğa
ilişkilerinin bugünkü bilgi ve kavranışı Darwin’in liberal ilkeleri
doğaya uygulama biçimindeki yanılgısını ve sosyal Darwinizmin bunu
tekrar topluma uygulamaya yönelme gayretkeşliğinin yanlışlığını da
ortaya çıkarmaktadır. Türler arası mücadele ve uyum sağlayabilmenin
varolması biçimindeki tek yanlı ve dar çıkarım, ancak üst bir
bütünlüğün ve onun gerektirdiği farklı bir perspektifin içerisinde
değişime uğrayarak yer bulabilir. Çünkü tablonun bütününde görülen
resim farklıdır. Son derece grift (tarihsel derinliği içerisinde ve
mikrokosmostan bakıldığında ise yalın ve net) bununla birlikte
nedensellik bağıntılarıyla örülü ve karşılıklı etkileşimleriyle
anlaşılabilir bir tablodur bu.
Ekosistemler bütünlüğü
Kuşkusuz, perspektifle birlikte tanım ve nitelemeler de (kullanılan
kavramlar da) değişmelidir. Bilgilerimiz, önceki ileri sürülene tümüyle
karşıt doğa içi ve gezegenimizdeki ilişkilerin yeni bir tanımına ve
kavramlarına götürmektedir bizi. ORTAK YAŞAM. Evrimin bakteriyel
kökenlerden başlanılarak açıklanması ve doğanın iç ilişkilerinin
bugünkü açıklanışıyla ulaşılan bir kavram sembiyogenez (ortak
yaşam)’dir.
Evrimi başlangıç noktasına doğru götürerek, evrim kuramını daha geniş
ve sağlam bir temele yerleştirebiliriz. Bu bize mikrokozmik bir bakış
ve evrim sürecini bakteriyel yaşamdan itibaren inceleyebilme olanağını
sağlar. Gezegenimizin katı bir madde halini alışı, atmosferde oksijenin
çoğalması, denizlerin oluşumu gibi canlı yaşamı olanaklı hale getiren
koşullarının ortaya çıkmasından başlanılabileceği gibi öncesinden,
güneş sisteminin oluşumu ya da evrende bulunan ve sonrasında canlı
yaşamı olanaklı kılan C, O, H, N gibi gazlardan da başlanabilir.
Canlı yaşam, başlangıçtan itibaren olmadığına göre, inorganik doğadan
organik doğaya geçişin açıklanması (evrimin daha zor fakat yanıtı
meçhul olmayan sorusu budur kuşkusuz) sonraki canlı yaşamın gelişim
süreçlerini açıklamayı kolaylaştırır. Bir bakıma tüm giz buradadır.
(Nitekim bugün gidilebilen komşu gezegenlerde de aranılan buz kütlesi
ve yüzey altında ilk yaşam belirtisi olabilecek bir parça yosun değil
mi?)
Gezegenimizde canlı yaşamın olanaklı hale gelinceye dek olan sürecini
bir aşama olarak kabul edersek, canlı yaşamın ilk ortaya çıkışından bu
yana geçen 3.5 milyar yıllık süreç de sonraki aşamayı oluşturur. Ki ilk
canlı yaşamın sularda başladığını bilmekteyiz. Bu tarihsel evrim de
bize, önceki inorganik/organik doğanın iç ilişki ve gelişimine,
kökenlerine ilişkin bir fikir ve ipucu vermektedir.
Organik doğanın iç evrimi, hücre yapıları üzerine bulgular, genetik
bilgilerimiz bitki ve hayvan yapıları arasındaki benzerlikleri daha
ötesi birisinin varlığının/oluşunun diğerinin varlık nedeni olduğunu,
organik ve inorganik doğanın bir ekosistemler bütünlüğünü oluşturduğunu
göstermektedir. “Birinin atığı diğerinin besinidir.”
Gezegenimizin varoluşundan itibaren evrimin tarihsel sürecine
baktığımızda inorganik, organik doğa ve organik yaşamın iç
ilişiklerinde karşılıklı bağımlılığı doğrudan ve dolayımlı
nedensellikleri ve bunların oluşturduğu bütünselliği buluruz. Türlerin
arasında ve hatta tür içerisindeki mücadele birbirine duyulan ihtiyaç
ve uyum, her bir türün doğa dengeleri içerisinde varlığı koruma ve
sürdürme çabası bu bütünlüğün parçaları olarak vardırlar. (Malthus’un
görüşünün doğaya uygulanması, sosyal Darwinizm vb. yanlışlığı) doğaya
ekosistemler ve ortak yaşam bütünlüğü içerisinde bakış, gerek tüm bitki
ve hayvan türleriyle organik yaşamın, gerekse organik inorganik doğa
ilişkisinin daha bütünsel, daha doğru ve eksiksiz bir kavranışına
ulaştırmaktadır bizi. Biz bu sayede genetik düzeyde kanıtlanmış olarak
bitki ve hayvanlar arasında benzerlikleri görebiliyor, daha önemlisi
birisi olmadan diğerinin de olmayacağı karşılıklı bağımlılık
ilişkisinin zorunluluğunu biliyoruz. Dahası, havadaki gazlar,
topraktaki mineraller, su ile bitki ve hayvan (insan) yaşamının nasıl
bir çevrimsel ilişki içerisinde olduğunu, inorganik organik doğa
ilişkisini -dolayısıyla yaşam gibi ölümün de doğal olduğunu-
görmekteyiz. Diyalektik bir hareket, geçişlilik ve dönemler içerisinde…
Mücadele ve karşılıklı bağımlılık içerisinde varolma, bunu başarmakta
zorlanan kimi türler ve tür içi ayıklanmalara yol açsa da çevrimsel bir
süreklilik ve onun içerisinde de yaşamın basitten karmaşığa doğru
gelişimini de görürüz ki bakteriyel yaşamdan karmaşık gelişkin canlı
yapılara doğru gelişimde ortak yaşar bakteriler, çekirdekli hücre ve
organellerin oluşumu tarihin başlangıcını oluşturan ilk kilometre
taşlarından itibaren evrimsel sürecin mükemmele doğru olan
sürekliliğini de gösterir.
Evrim sürecinin, bakteriyel yaşamdan itibaren açıklanışı, ilkel basit
bir canlı yaşamdan yüksek düzeyde organizma oluşumlarına uzanan
milyarlarca yıllık sürecin açıklanabilir oluşu, maymundan insana
geçişin açıklanmasını da bir hayli basitleştirip kolaylaştırır. Canlı
yaşamın evriminin üç milyar yıllık sürecinde insan, nihayetinde diğer
memeli türlerinden beyinsel evrim ve farklılaşma ile ayrılmaktadır.
İnsanın ortaya çıkışı doğaya ve kendi koşullarına (tarihsel sürecine)
bilinçli etkin müdahale edebilme olanağıyla evrim tarihinin en önemli
sıçramasıdır.
Evrim sürecine, başlangıçtan itibaren tüm aşamaları bilinerek ve
ekosistemler ve ortak yaşarlık ilişkileri içerisinde bakılması, evrim
tarihinin daha iyi bilinir ve anlaşılır olmasını sağladığı gibi daha
bütünsel ve ileri bir doğa/evren tasarımı kurmamızı ve kendimizin de
bir parçası olduğumuz bu bütünle bilinçli ve etkin bir ilişki
kurabilmemizi olanaklı kılar.
Ortak Yaşam Kuramı
ORTAK YAŞAM: Evrimin genetiksel ve metabolizma faaliyeti
(kimyasal bellek) düzeyinden bakteriyal bağlantılarıyla incelenmesiyle
yeni bir bakış, tarihsel olduğu kadar kapsayıcı da olan bütünsel bir
açıklama ortaya çıkmıştır. Evrime yeni bir bakış/Ortak Yaşam Gezegeni
isimli kitabın yazarı SET’i (Sıralı İç Ortak Yaşam Kuramı) ileri süren
Lynn Margulis,
“Kalabalık gezegende yaşamı oluşturan malzeme ortak yaşama dayalı etkileşimdir.” (age, sf. 112) demektedir.
Ortak Yaşam Kuramı ilk olarak farklı türden organizmaların birlikte
yaşaması biçimiyle Alman bitki bilimcisi Antonde Bary tarafından
1873’te ileri sürüldü. Ki -hemen akla geliveren çok yaygın bir örnek
kök mantarlarıyla bitkiler örneğidir- doğada bunu gözlemleyebileceğimiz
örnekleri bulmak zor olmayacaktır. Sembiyogenez ise Rus bilimci
Konstantin Merezkovski’nin (1855-1921) ortaya attığı bir görüştür.
Ortak yaşamlı gerçekleşen bireşimler sonucunda yeni organların ve
organizmaların oluşumu anlamına gelir. Lynn Margulis, Sembiyogenez’i
“evrimin temel olgusu” olarak nitelemekte ve “bizim görebileceğimiz
büyüklükteki her organizma, eskiden bağımsız olup, daha büyük bütünlere
dönüşmek üzere bir araya gelmiş mikroplardan oluşur.” (age, sf.
48)demektedir. ‘70’li ve 80’li yıllarda moleküler biyoloji ve genetik
alanlarında çok güçlü mikroskopların yardımıyla gerçekleştirilen
çalışmalar bitki, hayvan, mantarlar ve diğer tüm organizmalardaki
hücrelerin çekirdekli hücreler olduğunu, bunların kökeninde ise farklı
bakteri tiplerinin belirli bir sıra ile birleşmesinin bulunduğunu
göstermektedir. İlk yaşam formlarının oluşmaya başlamasından itibaren
evrimin gerçekleşmesi ve evrimsel yeniliklerin (ki gelecekteki muhtemel
evrimsel değişikliklerin de) açıklanma biçimi, evrimin modern
bilimlerin geldiği son düzeyden bu açıklanışı, inorganik doğayı
içerecek şekilde ekosistem oluşturan ilişkilerle birlikte
gezegenimizdeki yaşamın ve tüm işleyişin sürekli bir hareket ve dönüşüm
halinde olan tablosunu sunmaktadır. Maddeyi hareket halinde farklı
formlarıyla, enerji dönüşümleriyle görüp kavramamızı sağlayan doğanın
olduğu gibi dışarıdan hiçbir şey katılmadan anlaşılmasını olanaklı
kılan açıklıkta bir tablosu!
Şimdi ortak yaşam, sembiyogenez, ekosistemleri ilişki ve bağıntılarıyla
kanıtlayan bazı örnekler verelim. Aktarmalarımız L. Margulis’in Ortak
Yaşam Gezegeni isimli kitabından olacaktır.
“Herkesin
kabul ettiği gibi, çekirdekli hücrelerin doğuşu, yaşamın yeryüzündeki
evrimi açısından çok önemli bir yenilikti. Çekirdek taşıyan mikroplar,
oksijenden kaçınan küçük yüzücülerdi. Bunlar günümüzde protoktist alemi
içinde sınıflandırılıyor. Bu çeşitlilik içeren grubun yaşayan en küçük
üyeleri bakteriler kadar miniktir. Bunlar, oksijenin bulunmadığı
yerlerde yaşamakla birlikte, çekirdeklere ve çekirdekli hücrelerin daha
pek çok özelliğine sahip olması nedeniyle bakteri değildirler.” (age
sf. 54)
“Ne olmuştu? Kuraklık, besin yetersizliği, zehirlenme ve diğer olası
trajedilere hep açık olan hücre dışı ortamlarla karşılaştırıldığında,
hücre içi ortamlar sulu ve bol besinlidir. Bir arke bakterinin zar
engelini aşan her sproket (ya da başka bir yüzer bakteri) sabit bir
enerji ve besin akışından yararlanır saldırgan ve saldırıya uğrayanın
üreme hızları zamanla eşgüdümlü hale geldi. Hayatta kalabilen ve içinde
yaşadıkları ortamı tamamen dolduran bu yüzer saldırganlar uzun süre
yaşayamazlardı. Saldırganların ortak yaşar hale geldiklerini ve zamanla
en sonunda organellere dönüşebildiklerini artık biliyoruz. Birleşmeler
sonrasında yeni hayatta kalma becerileri gelişti.” (age sf. 54-55)
“Çekirdekli organizmaların birleşme yoluyla evrildiklerini en iyi
bitkilerin büyük ve güzel hücrelerinde, onları oluşturan organellerin
bütünleşmesi kolayca gözlenebilir. Buradaki düşünce son derece
basittir. Eskiden birbirinden tamamen bağımsız ve fiziksel bakımdan
ayrı olan dört ata belirli bir düzenle birleşti ve yeşil alg hücresini
oluşturdu. Bunların dördü de bakteriydi. Bu dört bakteri türü, bugün
bile anlayabileceğimiz bakımlardan birbirinden farklıydı. Bu dört
farklı bakterinin ardılları, hem birleşmiş hem de serbest yaşar halde
günümüzde hala mevcuttur.” (age, sf. 43)
“Günümüzde çoğu kişiye göre yaşam kendiliğinden üç kategoriye ayrılır:
Bitkiler (besin ve süs olarak) hayvanlar (evimizde beslediğimiz
hayvanlar, deniz ürünleri ve insanlar gibi) ve mikroplar (ortadan
kaldırılması gerekenler). Bu görüşün yaygınlığı oranında tehlikeli
olduğunu ne zaman anladığımı hatırlamıyorum; çok uzun zaman önce
olmalı. Bu aşırı basitleştirilmiş kültürel zırvalıkları bin bir
güçlükle ulaşılan bilimsel gerçeklere çok daha yakın kavramlarla
değiştirmeye çalışıyorum. Bakteriler en az iki milyar yıllık bir
kimyasal ve sosyal evrim geçirene dek, yeryüzünde ne bitki ne de hayvan
vardı. Aslında, yalnızca hayvanlar ve bitkiler değil, mantarlar da
yeryüzünün yeni canlılarıdır. Bitkiler de hayvanlar da sonsuz
sınıflandırma kategorisi değildir. Hiçbirini Platoncu yeteneklere sahip
kutsal bir zihin, bir seferde yaratmadı. Günümüzdeki bütün bitki ve
hayvanlar dışında en azından üç başka yaşam biçimi daha var. Gerçek
biyolojik çeşitlilik de işte burada hayvan ve bitki olmayan
yaratıklarda yatıyor.”
“Hayvan ve bitkiler birbirlerine, yeryüzündeki diğer yaşam türlerine
benzediklerinden çok daha fazla benzerler. Elektron mikroskobu ve her
türlü organizma ayrıntısının incelenmesinde kullanılan yeni moleküler
biyoloji yöntemleri sayesinde, yeryüzündeki yaşamın farklı türlerinin
birlikteliğini artık çok daha iyi anlayabiliyoruz. DNA, ribonükleik
asit (RNA), protein gibi uzun zincirli moleküller, yaşamı tam olarak
tek bir standart ölçümüne göre incelememize olanak sağlıyor. Aristo
öncesi dönemlerden beri hüküm süren büyük bitki-hayvan ayrımı artık
çöküyor. Sınıflandırma sistemimizde kökten değişiklikler yapılıyor.
Biyologlar mikropların zor koşullar karşısındaki dayanma güçleri, ortak
yaşama dayalı evrimsel anlaşmalar içine girerek yaşamlarını sürdürme
eğilimleri gibi akıllara durgunluk veren ayrıntılarını ortaya
çıkarıyorlar.” (age. sf. 66-67)
“Öğretilebilir tek bir düzen; hücre morfolojisini metabolizmayı,
genetiği gelişimsel biyolojiyi yansıtan evrime dayalı bir sınıflandırma
sistemi istiyorduk. Apaçık ortadaydı; bitkilerin ve hayvanların hayatta
kalma stratejileri farklı olsa da, büyük yapısal benzerlikleri vardır.
Bitkiler de, hayvanlar da zorla çevrili çekirdeklerin içinde
kromozomlar taşıyan hücrelerden oluşur. Her iki grup da yumurta, sperm
ve embriyo üretir. 1969 yılında Science dergisinde çıkan makalesini ilk
okuyuşumuzdan bu yana Whittaker’in beş alemli sistemi bize göre yaşamın
engin çeşitliliğine yönelik evrimsel gruplardan gelen ataları vardı:
Dev kahverengi algler, küçük sarı alglerden, cıvık mantarlar,
amiplerden evrilmişti, büyük yeşil su yosunlarının atası ise günümüzde
pek çok canlı örneği bulunan mikroskobik klorofit alglerdi. Büyük
organizmalar, minik yakın akrabalarından ayrı tutulamaz.” (age. sf. 73)
“İki katmanlı (prokaryot-okaryot) beş alem taksonomisi, evrim tarihini
çok yakından yansıtır. Bu nedenle de eski, yanıltıcı bitki-hayvan
ayrımına göre çok daha üstündür. Önce bakteriler evrildi. Bunlar pek
çok farklı şekle bürünerek dallara ayrıldı: Kırmızı, mor ve yeşil:
Fermantasyon yapan, fotosentez yapan ve soluk alan; sülfit üreten ve
oksijen üreten; oval biçimli ve çubuk biçimli. Ağaca benzer iri
bakteriler bile gelişti. Ancak bakteriler yalnızca çeşitlenmekle
kalmayıp birbirinin içini istila ederek orada barınmaya başladılar.
Başka bakterileri de içeren besin kaynaklarının çevresinde toplaştılar.
Bağışıklık sistemleri de kendilerini çevreleyen güçlü bariyerleri de
yoktu, beslenmeye çalışırken içsel birleşmelere girdiler ve taşıdıkları
virüslerle birlikte ya da onlarsız, gen alışverişinde bulundular.
Çapraz saldırılardan kurtulanlar, tedirgin ateşkes anlaşmalarına
girdiler. Eskiden bağımsız olan bakteriler birleştikten sonra yepyeni,
karmaşık hücrelere dönüştüler. Türleşme başladığında bu karmaşık
hücreler protist oldu. Minik protisitler ve kolonileri, çeşitli
organizmalar içeren kocaman bir grup oluşturdular. Günümüzde 250.000
kadar canlı protoktist türü var. Soyu tükenmiş olanların sayısı bundan
da fazla. Arkalarında bıraktıkları küçücük kalıntılar, yeni
mikrofosiller, eskiden varolduklarını bildiriyor bize. Protoktistler,
birleşen tek hücrelerle, erişkin birey oluşturan kuşakların birbirini
izlediği, pek çok evrimsel döngüden geçen çekirdekli mikro
organizmalardır. Kimi protoktistlerin ardılları sonunda eşeyli olarak
üreyen bitkilere ve hayvanlara dönüştüler. Atalarımızdaki ortak yaşama
dayalı bakteriyel eş evrim, protoktist öncüllerimize yol açtı. Her
birimiz kocaman birer mikro organizma kolonisiyiz.” (age. sf. 76)
“Ekosistem biyolojik bakımdan önemli elementlerin geri dönüşümünü
sağlayan en küçük birimdir. Karbondioksit “bağlanır”, kimyasal olarak
besine ve cisme (organik karbon) dönüştürülür. Organik karbon solunur,
tepkimeye sokulur ve çeşitli organik maddelere indirgenir ya da
dönüştürülür. Sonunda enzimlerimizin ya da aldığımız derin soluğun bu
organik karbonla tepkimeye girmesi açığa CO2 çıkarır. Bu anlamda karbon
döngüsü gerçekleşir. Aynı şey” azot bağlayıcılar” aracılığıyla
atmosferin hantal H2’sinden, aminoasitlerin yararlı N’sine dönüşen azot
için de söylenebilir. Proteinlerden açığa çıkan aminoasitler azot
atığına dönüştüğünde ve dönüşümlerden sonra havadaki N2 gazı haline
geldiğinde, azot döngüsü tamamlanmış sayılır. Elementlerin döngüsü,
ekosistemlerin, ekosistemlerin içinde kendi aralarındakine göre daha
hızlı gerçekleşir, ancak hiçbir kimyasal madde tam olarak ayrışmaz.”
(age. sf. 120)
“Çoğunlukla renkli olan kök mantarlar, mantarlarla bitkilerin kök
dokuları arasındaki etkileşim aracılığıyla sembiyogenetik yoldan
oluşurlar. Kök mantar topraktan aldığı fosfor ve azotla, bitki ortağına
mineral besin sağlar. Bitki de mantar ortağına fotosentez ürünü özsu
verir.” (age. sf. 122)
“Gerçekten de varolan bakterilerin yüzde 90’ında kök mantar ortak
yaşarlar bulunur. Mantar artıklarından yoksun kalsalar tüm bitkilerin
yüzde 80’inden fazlasının soyu tükenir. Hiper deniz hüküm sürüyor.”
(age. sf. 125)
Bir ön fikir, bakış açısı oluşturmak için verdiğimiz örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Ayrıca her birinin irdelenmesi de gerekmektedir
ki, bunun ilgili bilim yönüne ilişkin değerli çalışmalarla ileri bir
düzeye ulaşılmıştır.
Son bir nokta, örneklerimiz de gösteriyor ki, ilk yaşam formlarından
yüksek karmaşık yapılara doğru gidişte gerçekleşen sembiyogenetik
bütünleşmeler, çelişkili birliktelikler (bir aradalıklar) her ikisini
de içerir, ikisi de olmayan yeni bir üst niteliğin ortaya çıkması
biçiminde gerçekleşmektedir. Çevre koşullarıyla da sürekli bir
etkileşim söz konusudur ki, bir aradalığı ve daha üst bir uyum
sağlayabilmek için gelişme zorunluluğunu ortaya çıkaran bir etken de
budur. Bununla birlikte, basit organizmalardan yüksek canlı yapılara
doğru evrimin düz bir mutasyon süreci olmayacağı anlaşılır. Yaşamın
yeryüzündeki gelişiminde çok önemli bir yenilik olan çekirdekli
hücrenin oluşumu, oksijen soluma, organellerin oluşumu, en karmaşığı
insan olan yüksek organizmalara doğru gelişen evrimin önceki kilit
önemdeki sıçrama basamaklarıdır. Eğer çelişkili birliktelikler
içerisindeki karşılıklı etkileşimler ve bunlardan yeni bir niteliksel
düzeyin doğuşu olmasaydı, gelişkin karmaşık organizmalara sahip canlı
yapılar da ortaya çıkmazdı.
http://www.alinteri.org/?p=1286 adresinden alınmıştır.