Sosyoloji/Politika Anketi Sonuçları

Şimdilik anket sonuçları aşağıdaki gibi...

1. Ailenizin aylık geliri ortalama ne kadar?



% Adet  

 22,75   43   1000 - 1400 YTL 

 11,64   22   2000 - 2500 YTL 

 10,58   20   600 - 800 YTL 

 10,05   19   800 - 1000 YTL 

 9,52   18   1600 - 2000 YTL 

 8,99   17   400 - 600 YTL 

 7,41   14   1400 - 1600 YTL 

 6,35   12   4000 - 10000 YTL 

 4,23   8   2500 - 3000 YTL 

 3,17   6   3000 - 4000 YTL 

 2,65   5   -400 YTL 

 2,65   5   10000+ YTL 

Toplam:  189   







2. Etnik kökeniniz nedir?


% Adet  

 75,53   142   Türk 

 8,51   16   Kürt 

 4,79   9   Arab 

 2,66   5   Laz 

 1,60   3   Arnavut 

 1,06   2   Boşnak 

 1,06   2   Çerkez 

 1,06   2   Rum 

 1,06   2   Kazak-Kırgız-Tatar 

 1,06   2   Diğer 

 0,53   1   Azerî-Türkmen 

 0,53   1   Gürcü 

 0,53   1   Zaza 

 0,00   0   Ermeni 

 0,00   0   Süryanî 

 0,00   0   Uygur-Özbek 

 0,00   0   Yahudî 

Toplam:  188   







3. Ailenizin gelir türü hangisidir?


% Adet  

 45,86   83   Maaş - Memur 

 29,28   53   Ücret - İşçi 

 17,68   32   Kâr - Esnaf/Serbest 

 7,18   13   Kâr - İşveren 

Toplam:  181   







4. Dinsel/Mezhepsel kökeniniz hangisi?


% Adet  

 68,60   118   Sunnî - Hanefî 

 11,05   19   Diğer müslüman 

 9,30   16   Alevî 

 7,56   13   Sunnî - Şafî 

 1,16   2   Katolik 

 1,16   2   Ortodoks 

 1,16   2   Yahudî 

 0,00   0   Diğer Hristiyan 

Toplam:  172   







5. Kendinizi siyasi yelpazenin neresinde tanımlarsınız?


% Adet  

 49,71   85   Solcu 

 25,15   43   Sağcı 

 25,15   43   Merkezci 

Toplam:  171   







6. Kendinizi Türkiye`deki hangi siyasi görüşe daha yakın hissediyorsunuz?


% Adet  

 32,75   56   Solcu Atatürkçü Laik 

 21,64   37   Solcu / Sosyalist 

 19,30   33   Sağcı Atatürkçü Milliyetçi 

 11,11   19   İslamcı Demokrat 

 9,36   16   İslamcı Milliyetçi 

 5,85   10   Liberal Demokrat 

Toplam:  171   







7. Türkiye`nin AB`ye girmesini nasıl bulursunuz?


% Adet  

 45,25   81   Olumsuz 

 35,75   64   Olumlu 

 18,99   34   Farketmez 

Toplam:  179   







8. En öncelikli sorun sizce hangisidir?


% Adet  

 60,57   106   Ekonomi, işsizlik, yoksulluk 

 22,86   40   İç siyaset, laikliğin ve Atatürk ilkelerinin tehlikede olması 

 16,57   29   Dış siyaset, ülkenin bütünlüğünün tehlikede olması 

Toplam:  175   







9. Geçen seçimlerde hangi partiye oy vermiştiniz?


% Adet  

 27,12   48   CHP - Cumhuriyet Halk Partisi 

 20,90   37   AKP - Adalet ve Kalkınma Partisi 

 19,77   35   Oy Kullanmadım 

 12,99   23   MHP - Milliyetçi Hareket Partisi 

 3,95   7   TKP - Türkiye Komünist Partisi 

 2,82   5   İP - İşçi Partisi 

 2,82   5   DP - Demokrat Parti 

 2,82   5   Diğer 

 2,82   5   DTP`li Bağımsızlar 

 1,69   3   GP - Genç Parti 

 1,69   3   ÖDP - Özgürlük ve Dayanışma Partisi 

 0,56   1   SP - Saader Partisi 

 0,00   0   BTP - Bağımsız Türkiye Partisi 

 0,00   0   LDP - Liberal Demokrat Parti 

 0,00   0   EMEP- Emeğin Partisi 

 0,00   0   HYP - Halkın Yükselişi Partisi 

Toplam:  177   







10. Hangi bölgede yaşıyorsunuz?


% Adet  

 29,94   53   Marmara 

 19,77   35   İç Anadolu 

 16,38   29   Ege 

 14,69   26   Akdeniz 

 6,78   12   Karadeniz 

 5,65   10   GüneyDoğu Anadolu 

 3,39   6   Doğu Anadolu 

 3,39   6   Yurtdışı 

Toplam:  177   







11. Cinsiyetiniz?


% Adet  

 64,97   115   Erkek 

 35,03   62   Kadın 

Toplam:  177   







12. Yaşınız?


% Adet  

 22,35   40   21 - 24 

 21,23   38   18 - 20 

 19,55   35   25- 30 

 18,44   33   -18 

 5,59   10   31- 35 

 5,03   9   41- 49 

 3,35   6   36 - 40 

 3,35   6   50 - 60 

 1,12   2   60+ 

Toplam:  179   







13. Vatandaşlık aidiyetinin nasıl olması gerekiyor sizce?


% Adet  

 61,58   109   Türk 

 31,07   55   Türkiyeli 

 7,34   13   Diğer 

Toplam:  177   







14. Bayansanız siz, erkekseniz eşiniz, evli değilsenin anneniz başötülü mü?


% Adet  

 58,55   113   Hayır 

 41,45   80   Evet 

Toplam:  193   



Dinler İnsan Doğasına Aykırı Mı?

Dinler insanların dünyaya bir sınav için tanrı tarafından gönderildiğini söylerler. Kitaplı dinler (yahudilik, hristiyanlık ve islam) bu sınavın yalnızca iyi insan olma düzleminde olmadığını mutlaka bu dine mensubiyetin gerekliliğinden bahsederler. Örneğin hristiyanlığa göre hristiyan olmayanlar kurtulmuş sayılmazlar. Hristiyan olmadıkları için kötü insanlardır ve cehennemde sonsuza kadar yanmayı hakediyorlar.

Ancak bireyler dinlerini araştırarak, düşünerek seçmezler. Genellikle içinde yaşadıkları toplumun, çevrenin veya ailelerinin dinine mensup olurlar. Örneğin 1,2 milyarlık Çin'de insanlar genellikle kitaplı bir dine inanmazlar. Her geçen nesilde de bu değişmiyor. Yani insanlar geliyor, eğer Çin'de doğmuşsa bir dine inanmadan gidiyor. Sırf bu yüzden Çin'li dinsiz insanların cehennemde sonsuza kadar yanacağını iddia etmek insan doğası ile çelişmiyor mu? Örneğin Çin'lilerin sırf Çin'de doğdukları ve kendi dinine inanmadıkları için cehenneme gideceğini iddia eden bir kişi kendi dinini ne kadar biliyor, diğer dinleri ne kadar araştırmış  bu da ayrı konu.
_________________________
Bkz: Ateizm ve Materyalizm

Türkiye'de Konuşulan Diller

Türkiye halkları çeşitli din, kültür ve dilleri ile gerçekten bir mozaik oluştururlar. Türkiye'de birbirine yakın veya birbirinden uzak bir çok dil konuşulur.

Hint-Avrupa Dil Ailesindeki Diller:

Kürtçe: Türkiye'de türkçeden sonra en çok konuşulan dildir. Kürtçe hint-avrupa dil ailesinin İrani kolunda yer alır. Irak anayasasına göre Irak'ın 2. resmi dilidir. Üç büyük lehçesi vardır:

  • Kurmanci:En yaygın kullanılan lehçedir. Türkiye'deki kürt kardeşlerimiz bu lehçeyi kullanırlar. İran'da, Suriye'de, Irak ve Ermenistan'da da kullanılır. Latin alfabesi ile yazılır.
  • Sorani: Kuzey Irak'ta konuşulur. Arab alfabesi ile yazılır.
  • Kelhuri: İran'ın batısında konuşulur. Genellikle şii kürtler tarafından kullanılır.
Latin-Kürt alfabesi:

* A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z
* a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z

Burada;
Ê-ê: E ile i arası ince bir e sesini verir.
Q-q: Kalın k sesini verir. Arab alfesinde 'kaf' ق harfi ile gösterilir.
W-w: Dudaklar öne uzatılarak söylenir. İngilizcedeki w harfine benzer. Arab alfabesinde 'vav' و harfi ile gösterilir.
X-x: Hırıltılı, boğazdan gelen h sesini verir. Arab alfabesinde 'hı' خ harfi ile gösterilir.
I-i: ı sesini verir.
Î-î: i sesini verir
wx: bu iki harf yanyana geldiklerinde ayrı iki harf olarak değil tek bir harf olarak okunur.

Türkiye'de en milliyetçiler bile türk kürt kardeştir derler. Ancak şimdiye kadar yapılanlar kardeşlik çerçevesinden hayli uzakta kalıyor. Kürt kardeşlerimizin dili olan kürtçe konuşmak, müzik yapmak, dinlemek, kitap yazmak, Tv açmak yasaktı. Bunların bir kısmı artık serbestleşse de hala alınacak çok yol var.

Kürtçe örnek için bir rock şarkısı videosu:
Jana dile min - Rojhan Beken

Zazaca: Hint-Avrupa dil ailesinin İrani diller kolunda yer alır. Kürtçe ile yakın akraba bil dildir. Bazı dilbilimcilere göre Zazaca kürtçenin lehçeleri arasında yer alır. Türkiye'de Tunceli (Dersim), Bitlis, Erzincan, Muş, Diyarbakır, Elazığ ve Malatya'da konuşulur. Zazaca yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Zazaca Müzik Örneği

Aşağıda Kürtçenin lehçeleri olan Kurmançi ve Sorani ile aynı dil ailesinde yer alan Farsça ve Zazanın karşılaştırması verilmiştir.
Dillerin Karşılaştırması
Kürtçe-Farsça-Zazaca karşılaştırma

Boşnakça: Slav dilleri arasında yer alır, Sırpça ve Hurvatça ile yakın akraba bir dildir. Bosna-Herkes'te resmi dildir.
Türkçe wikipedia'da Boşnakça sayfası'nda boşnak alfabesi ve çeşitli boşnakça örnekler verilmiştir.

Bir Boşnak Halk Müziği

Arnavutça: Hint-Avrupa dil ailesinde izole bir dildir. Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde konuşulur.
(Bkz: Arnavut.com)

Arnavutça bir müzik

Rumca:
Rumca veya Yunanca; Yunanistan ve Kıbrıs'ta resmi dildir. Türkiye'de rum azınlık tarafından kullanılır.

Bir Yunan Halk Müziği

Ermenice: Ermenice, Anadolunun yerli dillerinden birisidir. Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Türkiye'de konuşulur.

Kardeş Türküler'den Ermenice bir türkü

Kafkas Dil Ailesindeki Diller

Lazca:
Kafkas dil ailesinde, Güney Kafkas Grubundadır. Gürcüce ve Megrelce ile yakın akrabadır.
Lazuri.com'da laz dili hakkında geniş bilgi ve sözlük imkanı vardır.

Lazca örnek müzik:
Kazım Koyuncu - Ela Ela
Kazım Koyuncu Gyuli Çkimi

Çerkezce: Çerkezce veya Adige Kafkasya'da, Arabistan'da, Balkanlar'da ve Türkiye'de konuşulur.

Grup Yorum'dan Çerkez dansı ve müziği

Sami Dil Ailesindeki Diller

Arapça:
Arapça tüm Kuzey Afrika ülkelerinde ve Arab yarımadasında konuşulan bir dildir. Türkiye'nin güneyinde ve İran'ın batısında da konuşulduğu yerler vardır. Tek bir arapça yazı dili olmasına karşın bir çok konuşma lehçeleri oluşmuştur.

Kardeş Türkü'lerden Arapça bir türkü

İbranice: Türkiye'de musevi azınlık tarafından kültürel ve dini dil olarak kullanılmaktadır.
Bir Yahudi müziği

Süryanice: OrtaDoğu'da konuşulan ve giderek yok olan bir dildir.
Süryanice bir müzik
__________________________________
Dillerin Çeşitliliği ve Dil Aileleri

Zamanda Yolculuk

Zamanda yolculuğun mümkün olup olmayacağını sorgulamadan önce zamanda yolculuğun ne anlama geldiğini sorgulamamız gerekir. Diyelim ki geçmiş bir zamana örneğin 10 yıl öncesine yolculuk yaptık. Peki gittiğimiz o zamandaki tüm canlı ve cansız varlıkların anlamı nedir? 10 yol öncesinde kendimizi bulup kendimizle sohbet edebilir miyiz? Cevabı çok açık: hayır. Çünkü zaman, tüm evrenin her an kopyasını alıp istediğimiz zaman önümüze getirecek bir şey değil. Zaman değişimin adıdır. Değişim kendisini kayıt etmiyor. Bunun için zamansal anlamda değişim geri alınamaz.

Zamanda yolculuk mümkündür demek tüm varlığın eski hallerinin bir yerlerde hala var olduğunu, hatta her anın bir yerlerde sürekli kayıtlı olduğunu iddia etmek demektir. Ama gerçek daha başka. Varlık geri dönülemez biçimde değişiyor. Dünkü 'biz', bugünkü 'biz'den daha farklıydı ve dünkü 'biz'in zaman denilen farklı bir boyutta kopyası yok ki istediğimiz an dünkü 'biz'in yanına gidelim.

Zamanda yolculuk için gerekli olan şeyin mümkün olduğunu farzedelim. Yani tüm varlığın her an zaman denilen farklı bir boyutta kayda alındığını... Peki bu durumda zamanda yolculuk ne anlama gelir? Diyelim ki düne geri döndük. Orada bazı şeyleri değiştirdik. Tekrar bu güne geri döndüğümzde değiştirdiğimiz şeyler kalıcı olacak mı? Yani gerçekten zamanda yolculuk yapmış olacak mıyız? Yolculuğumuzun nesnel geçerliliği olacak mı yoksa sadece kendi hayal dünyamızda öznel bir yolculuk mu yapmış olacağız? Geçmişte gerleştirdiğimiz eylemler bu güne nasıl yansıyacak? Bu soruların evrenin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde işyeyişinden dolayı mantıklı bir cevabı olamayacaktır.

Einstein'in görelilk teorisi ve zamanda yolculuk

Einstein'in özel görerelik teorisi yüksek hızlarla ilgilidir. Bir cismin hızının ışık hızına yaklaşması o cismin zamanını yavaşlatır denmektedir. Burada bir cismin zamanının yavaşlaması, herşey 10 saat geçirirken ışık hızına yakın hareket eden bir cisim 6-7 saat geçirecek ve böylece hızlı cisim geçmiş zamanda kalacak demek değildir. Tüm cisimler aynı anda aynı uzay-zamanının içindedir. Fakat özel görelilik teorisine göre ışık hızına yakın cisimin zamanı genişler, eğer bu cisim bir saatse tik takları yavaşlar, insanın nefes alış verişi, kalp atışı yavaşlar ve hatta sinirsel iletim yavaşlayacağı için düşünme ve algı hızı, metobolizması ve yaşlanması da yavaşlayacaktır. Bunun için zamanda ileriye doğru yolculuk mümkün olabilir. Çok yüksek hızlarda uzayda yolculuk yapan birisi geriye döndüğünde dünyadaki arkadaşlarının kendisinden daha fazla yaşlandığını görecektir. Ama bu bile gerçek anlamda zamanda yolculuk değildir. Çünkü yolculuğun bir geri dönüşü vardır. Zaman yalnızca ileriye doğru akar. Çünkü zaman evrenin sürekli değişmesi demektir.

Ateizm ve Materyalizm

Ateizm en genel anlamıyla teizmin olumsuzlanmasıdır. Teizm tanrının varlığını kabul eden felsefi görüştür. Tanrı varlığa kısmen yada tamamen mücahale edebilen doğa üstü bir güç olarak tanımlanır. Değişik tanrı tasavvurları vardır. Bazı tanrılar varlığı yaratmamıştır, varlığın tümüne hakim de değildir. Yalnızca bazı önemli işleri yönlendirirler. Eski yunan mitolojsindeki tanrılar buna örnek gösterilebilir. Tek tanrılı dinlerin tanrısı varlığı hem yaratmıştır hem de varlığa tümüyle hakimdir. Teizm din ile özdeş tutulabilir. Çünkü bütün dinlerde tanrılar maddeye, topluma ve insana müdahale eder.
Ateizm, a-teizm olarak teist olmayan tüm fikirleri kapsar. Özel olarak 'ateizm' deizm, panteizm ve panendeizmden çeşitli yönleri ile ayrılır:

Deizm: Varlığın bir 'güç' tarafından var edildiğini ancak bu gücün her şeye müdahale etmediğini söyler. Dinsel dogmalara karşı çıkar. Deizme göre tanrı sadece ilk sebeptir.
Agnostisizm: Tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceğini söyler. Bununla beraber tüm dinlerin tanrılarını reddeder.
Panteizm: Evrenden ayrı bir tanrının olmadığını söyler. Her şey tanrıdır, tanrı her şeydir.
Panenteizm: Her şeyin tanrısal özden geldiğini fakat sonsuz, evreni aşkın ve evrenin bilincinde bir tanrının olduğunu söyler.

Bir tanrının olup olmamasından önce dinlerin mesajlarını incelemek gerekir. Tek tanrılı dinler insanın tanrı tarafından yaratıldığını, bu dünyaya sınav için gönderildiğini ve sonunda ödül veya ceza ile muhattap olacağını söyler. Buna göre insanların bazıları o kadar kötüdürler ki sonsuz cehennemde sonsuz acılar içinde kalmayı hakederler. Halbuki tek tanrılı bir dini benimsememek sonsuz cehennemi haketmeyi gerektirmez. İnsanların ezici çoğunluğu inandıkları dini toplumsal koşular altında, çevrelerinde ailelerinde görüklerinden dolayı seçerler. Bugün hristiyanlığın yaygın olmadığı bir ülkede, diyelim ki Çin'de doğmuş birinin hristiyanlığı seçmek gibi bir lüksü yoktur. Keza bu durum islam ve yahudilik için de geçerlidir. Kutsal kitaplarda sadece iman edin denmez, bir çok ibadet ve yasaklar listesi de insanlığa sunulmuştur. Fakat bunlar insanların büyük çoğunluğu için geçerli ve anlamlı değildir. Her şeyi mükemmel yaratan ve adaletli bir sınav yapan tanrının böyle çarpıklıklara izin vermemesi gerekirdi.

Tanrı'nın her şeyi bildiği söylenir. O halde yarattıklarının cehenneme gideceğini de bilmektedir. Bu durumda cehennem için bir çok insan yaratmış oluyor. Sonsuz hayata göre hiç sayılabilecek kadar kısa bir hayatın karşılığı sonsuz işkence olamaz.

Dinlerin yanlışlanması, beraberinde bir tanrının asla olamayacağı anlamına gelmez. Dinlerden bağımsız bir tanrının varlığı ayrı bir konudur. Bu durumda varsayılan bu deist tanrının olması gereken özelliklerine bakmalıyız.
Tanrı dünyayı ve insanı yaratmış olsun. Fakat insanlık savaşlarla, depremlerle çeşit çeşit acılarla uğraşıyor. Tanrı bilinçli bir tanrı ise ve buna müdahale etmiyorsa ya gücü yetmiyor demektir ki evrenin ilk sebebinin buna gücü yetmemesi saçmadır; ya da tanrı kötü niyetli, sadisttir. Böyle bir tanrı niye olsun ki?

Tanrının varlığına gösterilen en büyük kanıt, evrenin kendi kendine var olamayacağıdır. Peki bu evren kendi kendine var olamıyor da mükemmel tanrı nasıl kendiliğinden var oluyor? İşte burada idealizm ve materyalizm sorunu devreye giriyor.

İdealistler kendiliğinden olarak ancak düşüncenin, idenin veya tanrının olabileceğine, maddenin ise mutlaka bir sebebe bağlı olarak veya ideanın bir görünümü olarak var olabileceğine inanırlar.
Materyalistler ise maddenin varlığını kendisine dayandırırlar. Düşüncenin form değiştirmiş ve belirli şekilde örgütlenmiş madde olduğunu söylerler.

Doğanın işleyişini açıklayan bilim bunu yalnızca materyalist biçimde yapar. Gece gündüz oluşumu, bir insanın hayata gözlerini açması, bırakılan bir cismin yere düşmesi... gibi bir çok konuda bilimin söyleyecekleri vardır. Bilim maddenin kendi işleyiş kurallarını ortaya koyar. Olayların sebebini maddi temelde açıklar.
Bilimin çağın egemen anlaşı durumuna gelmesi ancak pratikte gerçekliği görüldükten sonra mümkün olabilmiştir. Sanayi devrimi öncesi Avrupa'da kilise açıkça bilim karşıtıydı. Bilimsel yönteme ve bilimin bulgularına teist-idealizm yönünde saldırılarda bulunuyordu. Fakat bilim kendini pratikte fazlasıyla ispatlayınca idealizm şekil değiştirdi. Artık idealistler bilime açıkça karşı çıkamazlar. Fakat bilimi idealizm yönünde açıklamaya girişirler. Onlara göre maddenin belli işleyiş kuralları elbette vardır. Örneğin yere bırakılan bir cisim, kütle çekim kanunundan kaynaklanan yer çekimi etkisi ile yere düşecektir. Bunun bilimsel açıklaması budur. Ama idealistler bu kanunların bir tanrı tarafından konulduğunu savunurlar. Yani saf idealizm çömüştür. Yerine idealizm tabanlı düalizm gelmiştir.

Cansız doğanın açıklanışında idealistler, materyalizmi büyük ölçüde benimsemiştir. Fakat iş canlılığı açıklamaya geldiğinde idealizm yine bilimi reddeder. Bilimin bu konularda henüz tam bulgular bulamamış olması bunun en büyük etkenidir. Evrim teorisine karşı çıkışlar bunu gösterir. Yağmurun yağışını eskiden sadece ve sadece tanrının iradesine bağlayan idealistler artık bilimin bulduğu maddi sebepleri görmezden gelemezler. Ama canlıların oluşumunu incelemek üzere dünya tarihini dışarıdan izlediğimizi farz etsek idealistler canlıların; öncesindeki bir canlıdan evrimleşmeden, aniden, hiç yokken, tüm gelişmişlikleri ile ya gökten düştüklerini ya da yerden çıktıklarını göreceğimizi iddia edeceklerdir.

Toplumun, tarihin işleyiş kurallarını açıklamaya geldiğinde doğayı ve hatta canlılığı materyalist biçimde açıklayanlar da idealizm tarafına saparlar. Halbuki cansız doğayı açıklarken bilime bahaneler bulmak kolaydır. Maddi sebebi bir tanrının yarattığına hükmedilebilir. Fakat toplumsal gelişmeleri, açıklarken bunu iddia etmek tam bir çelişkidir. Bilincin materyalist yöntemle açıklanmasının temelinde insanın da bir canlı olması, canlıların, cansız maddenin belirli bir form alması ile oluştuğu gerçeği yatar. Örneğin su olmadan canlılık olmaz, düşünce organı beyin olmadan düşünülemez.

Bundan sonra bilincin toplumsal gelişimi ve toplumun maddi temelde açıklanması gelir ki burada tutarsız materyalistleri görürüz. Toplumsal hareketin salt insanın zihninde oluşturduğu fantezilerle gelişmediği, toplumun işleyişinin temelinde toplumun üretimi ve yeniden üretiminin olduğu tutarsız materyalistlerce kavranamaz. Tarihi gerçeklik insanların aniden kafalarında beliren yanlış veya doğru düşüncelerin ortaya konması değildir. Burada bilincin maddeyi yaratmadığı, aksine maddenin, maddi geçekliğin bilinci oluşturduğu söylenebilir.
Dünyaya dinsel görüşlerle bakanlar doğanın bilimsel açıklamasını kabul ederlerken hala bir tanrı fikrini kabul edebilirler. Fakat toplumun, ve toplumun içindeki bir bireyin düşüncelerinin ve inançlarının aslında toplumsal olarak oluştuğunu  böylece bir insanın tabi olduğu dini sadece onun hangi toplumun ve hangi toplumsal koşulların içinde yaşadığını göstermesi, tanrının sınav yaptığı düşüncesini ortadan kaldırmaya yeter. Doğanın, tümüyle maddi kurallarla işlediği yani bu kuralların bilinmez bir tanrı tarafından konmadığı tüm kesinliği ile ortaya konamayabilir. Ancak böyle bir tanrı açıklamasının gereksizliğinden bahsedilebilir. Fakat toplumun ve bilincin materyalist kavranması insanın bizzat kendisinin bilinci ile pratik olarak ortaya çıkar. Her insan kendisinin bundan bin yıl önce yaşadığını veya başka bir toplumda dünyaya geldiğini varsaysa, işte ne kadar farklı düşünceler ve inançlar içinde olduğunu görebilir.

Burada tutarsız materyalist/ateistlerin din hakkındaki çarpık düşüncelerine değinmek de gerekir. Dinin toplumsal kökenlerinin olduğu gözardı edilerek dine karşı yanlış bir tutum takınılır. Nasıl oluyor da insanların büyük kısmı bir dine inanıyor sorusuna verilecek en absürd cevaplar verilir: cahil oldukları için, ahlaksız oldukları için... Dinin insanlar üzerindeki egemenliğinden bahsedilir. Halbuki materyalist bakış açısı dinin egemenliği yerine maddi ilişkilerin yarattığı egemenliği; yani köleler üzerindeki efendiler, serfler üzerindeki derebeyler, ve işçiler üzerindeki burjuvaların egemenliğini ortaya koyar. Dinin buradaki rolü 'ağrı kesicilik'tir. Dünyayı değiştiremeyen ve acı çeken insanın tesellicisidir. Dinin ortadan kalkabilmesi için onu yaratan koşulların ortadan kalkması gerekir.




Evrim Diyalektiktir

Evrim Diyalektiktir

Evrim Diyalektiktir
Evrimin balıklarla kara hayvanları arasındaki geçişi sağlayan ara halkası bulundu. Su hayvanlarının kara hayvanlarına dönüşmesinin tedrici bir örneğini oluşturan 375 milyon yaşındaki Tiktaalik'in fosili Kanada'ya bağlı Kuzey Kutbu'ndan 970 km. uzaklıktaki Ellesmere Adası'nda bulundu.

Tiktaalik'in bulunduğu bölge o zaman bugünkünden bambaşka özellikler taşıyordu. Bölge ekvatorun üzerine oturan bir kara kütlesinin parçasıydı. Subtropik bir iklime sahip olan bölgede Tiktaalik'in yaşam alanını küçük dereler oluşturuyordu.

Sürüngenler ile kuşlar arasındaki ara geçişi oluşturan Archaeopteryx ise daha önceden bulunmuştu.

Önce sığ sularda yaşamaya başlayan balıklar evrimin ilerlemesi ile karaya çıktılar. Gövde uzunluğu 2.75 metreyi bulan ve başı timsah başını andıran Tiktaalik, keskin dişli bir yırtıcıydı. Kafası, ensesi ve kaburgaları ile bir kara hayvanının özelliklerini barındıran Tiktaalik, çenesi, yüzgeçleri ve pulları ile balık özellikleri taşıyor. Tiktaalik'in yüzgeçlerinde kara hayvanlarının kollarının ilkel kemikleriyle benzeşen kemikler bulunuyor. Bu durum yüzgeçlerin uzuvlara dönüşmesine ışık tutuyor.

Bilim insanlarına göre Tiktaalik'in evriminde, balıklarda solungaç kısmını kapatan ve solungaç mekanizmasına yardımcı olan bir dizi kemiği kaybetmesi önemli bir rol oynadı. Tiktaalik baş ve omuz kısmındaki bir dizi kemiği yitirerek bir ense kazandı. Ve böylece başını daha kolay kaldırarak havayı solumaya başladı. Ki bilim insanları Tiktaalik'in sahip olduğu esnek ve güçlü uzuvları, kafasını sudan çıkarıp nefes almasına bağlıyorlar.

375 milyon yıl önce ve sonra: Tarih ileriye doğru akıyor

375 milyon önce tarihin ileriye doğru akışında çok önemli bir basamağı oluşturan Tiktaalik bu misyonunu milyonlarca yıl sonra bugün de sürdürüyor. Tiktaalik milyonlarca yıl sonra bugün idealizm bulamacını insanlara boca eden emperyalist kapitalizme diyalektik materyalizmin tokadını bir kez daha indiriyor.

Emperyalist kapitalizm küreselleşme saldırısının felsefi ayağı olarak diyalektik ve tarihsel materyalizme savaş açmış ve ortalığı belirlenemezlik ve belirsizlik döküntüleriyle doldurmuştu. Postmodernizm bulamacında “hit”leştirilen bu idealist saldırıyla, sınıflar ve sınıf mücadeleleri, proletaryanın kurtuluş ideolojisi, ulusal özgürlük savaşımları, demokratik kurtuluşçu savaşımlar, sendikal mücadelelere varıncaya kadar yadsınıp, paralize edilmeye çalışılırken, farklılık, çeşitlilik, bireysellik, ötekinin hakları, bir tek doğru olmayabileceği, kişiye doğru değişen gerçeklik ve benzerlerini ileri sürmeleri sözde bireysel haklara dayalı, “sivil toplumcu” yerel inisiyatiflerle yürtülen, değiştirici dönüştürücü bir müdahalenin olmadığı bayağı reformist perakendeci bir demokrasi ve demokrasi anlayışı ileri sürüldü.

Sosyalizmin kaçınılmazlığı, perdelenmek istenen budur. Tarihin ileriye doğru gelişiminde kendi yokluğunu gören bir sınıfın nafile çabasını liberal kapitalizmin ebediliğini ilan eden “tarihin sonu” tezi olsun, “tarihselcilik” eleştirileri olsun, post-modernistlerin tarihi döngüsel bir harekete indirgeme çabaları olsun, burjuva felsefesi alanında tüm çaba, birleşme noktası, tarihin ileriye doğru hareketini durdurmak, bugünde dondurmaktan ibarettir. Diğer deyişle işçi sınıfını, emekçi insanlığı geleceksiz, umutsuz bugüne mahkum ve köle olarak bırakmaktır. Nafile çaba!

Konuyla ilgili olarak Devrimci Proletarya dergisinde yayınlanmış olan “Evrim Diyalektiktir” başlıklı yazıyı yayınlıyoruz:


Evrim Diyalektiktir

Evrim Kuramı: Darwin, değişimin mekanizmasını açığa çıkartıp doğal evrim sürecine açıklık kazandırdı. Türlerin milyarlarca yıl içerisinde tek hücreli basit organizmalardan başlayarak insan da dahil olmak üzere hayvansal yaşamın en karmaşık formlarına doğru nasıl gelişip değiştiğinin bilinmesini sağladı. Onunla insan, kendi doğal tarihinin bilgisine de sahip olabildi.

Darwin’in bulguları çağı itibarıyla sarsıcı, katkısı devrimciydi. Dogmatizme, metafiziksel düşünüşe, her türden idealizme etkili bir darbe indiriyor, doğabilimsel düzeyde felsefi materyalizmi doğrulayıp güçlendiriyor, henüz biçimlenmekte olan tarihi materyalizm teorisine, Marks’ın deyişiyle “doğal bir bilimsel temel” sağlıyordu.

Çeşitli türlerin ve insanın tarihsel evrimine ilişkin bulgular, dinsel görüşü (dünyanın/evrenin 5 bin yıllık bir tarihi olduğunu ve tüm canlıların bugünkü durumlarıyla 7 gün içerisinde yaratıldıklarını ileri süren Yaratılış teorisini) çökertti. Tür oluşumları ve geçişler, türsel çeşitlenme, değişim, kaba ayrımlar ve sınırlandırmaların yanlışlığını gösterdi. Yeni türlerin oluşumu, çeşitlenme, basitten karmaşığa doğru oluşan gelişim, canlı varlıkları sabit, değişmez ve bir kerede yaratılmış olarak niteleyen metafizik yaklaşımın yanlışlığını ortaya çıkarttığı gibi, koşullara uyum sağlayabilme zorunluluğu içerisinde ilerleme ve değişimin varlığını, evrim sürecindeki diyalektiğini de göstermektedir.

Doğa, ancak materyalist bir temelde anlaşılabilir ve doğadaki hareketin şekli diyalektiktir. Evrim kuramıyla bir kez daha doğrulanmıştır bu.

Bununla birlikte evrim kuramı, fizyolojik süreçlerin gözlemi ve jeolojik kayıtların incelenmesine, ampirik bir sınırlılık ve akıl yürütmeye dayanmaktaydı. Güçlü bulgularına karşın, doğal seleksiyonun yorumlanışında yanlış çıkarsamaları da içermekteydi. Evrim sürecindeki sıçrama ve kopuşları, bunlara yol açan, etkide bulunan farklı etkenleri görebilmeyen, değişimi sadece niceliksellikle açıklayan-bundan dolayı, evrimsel gelişimin kimi halkalarını yerleştiremiyor- sınırlı ve eksik bir teoridir. Darwin’in kuramı, evrimin tarihsel sürecinin diyalektiğe uygun eksiksiz bir tablosunu vermez, evrimin açıklanışında bir başlangıç kuramı niteliğindedir.

Doğal seleksiyon teorisi, türlerin daha iyi uyum sağlayabilmek için gelişim gösterdiklerini açıklıyor, yeni türlerin nasıl oluştuklarını açıklamakta ise yetersiz kalıyordu. Bunun için evrime niteliksel bir bakış gerekmektedir. Engels, “ardı arkası kesilmeyen sonsuz küçük değişikliklerin oluşturduğu özdeşlik içerisindeki farklılaşma”ya, bunun sonucu yeni bir türün oluşumuna işaret eder. Plehanov da, “evrimde bir nitelikten bir başka niteliğe geçişin de nicel değişimler kadar özsel olduğunu, her niteliksel geçişin tedricilikteki bir kesikliği temsil ettiğini” söyler.

Niceliksel birikimle kopuş ve sıçramalarıyla niteliksel geçişlerin birliği
Evrim, aşağıdan yukarıya düzgün tedrici bir hareket değildir. Birkaç yüz milyon, milyar yılları içerebilen niceliksel gelişim süreçlerinin birikimiyle jeolojik zaman ölçeklerinde kısa sayılacak binlerce yıllık niteliksel sıçrama ve geçişlerle gerçekleşir… Duraksama ve yok oluşları da içerir bir süreçtir bu. Kopuş ve sıçramalarıyla niteliksel geçişleri içeren bir evrim olmasaydı, basit organizmalardan karmaşık yüksek canlı yapılara, (örneğin, tek hücrelilikten çok hücreli yapılara, sürüngenlerden memelilere, maymundan insana) doğru olan gelişim açıklanamazdı.

Evrimsel süreçlerde, sıçrama ve yok oluşlarda rastlantısallık da rol oynar. Evrimde organizmanın uyum sağlama ve hayatta kalabilmek için çevre ile girdiği etkileşim ve çevrenin etkisi niceliksel olduğu gibi dışsal, bir faktörün geçişler üzerinde sıçratıcı etkilerde bulunduğu kesişme anları, dönüm noktaları da -binlerce yıl hatta birkaç milyon yıl süren- olabilmektedir. İleride, elin serbest kalıp daha işlevli kullanılmasına olanak sağlayan Afrika’daki kuraklık nedeniyle maymun atalarımız ağaçlardan inerek daha fazla yerde ve ayakları üzerinde dikilerek kalmaya başladılar. Bitki örtüsü seyreldi, küçüldü ve onlar yiyeceklerini uzağı da görerek aradılar. (Rastlantı / zorunluluk / iklim değişimi ve insan evrimi: Bilim Teknik Haziran 2001. 5 milyon 2,5 milyon yıl önce Afrika’daki kuraklık, azalan ormanlar ve insanın savan ortamına uyum sağlaması.
İnsanın ayağa kalkması ve elin serbest kalması-elin işlev kazanması- El-Emek. Levha teknotiği/okyanus sularının akış döngüsündeki değişim. Hint Okyanusu’ndaki yüzey sıcaklığı daha yüksek, bunun sonucu olarak buharlaşma ve yağış düzeyleri de daha yüksekti. Bu da Doğu Afrika kıyılarında daha nemli bir iklimin olmasına yol açıyordu. Endonezya Vanasının daralıp hem de yer değiştirmesiyle Hint Okyanusu soğuyor ve yağış düzeyi azalıyor. Doğu Afrika’da daha kuru bir iklim oluyor.
Stephan J. Gould’ da, canlıların evrimindeki dönüm noktalarıyla jeolojik zaman dilimlerinin sınırlarının çakışmasına işaret etmektedir.)

Kesintili Dengeler Kuramı
Evrim sürecindeki değişim ve farklılaşmaları, sadece tedrici bir gelişimle açıklayan Darwin’in kuramının zaafını, materyalist diyalektiğe paralel bir açıklamayla aşan kuramı bu noktadan geliştiren Kesintili Dengeler Kuramıdır. (1972) Stephan Joy Gould ve Niles Eldredge, evrim kuramının tedriciliğine alternatif bir açıklama getirdiler. S. J. Gould, “yaşamın tarihi bir gelişim sürekliliği değildir, tersine kısa ve kimi zaman jeolojik açıdan ani, kitlesel tükeniş ve bunu takip eden çeşitlenme dönemleriyle kesiklikler gösteren bir tarihtir…” demektedir. 1972’de ileri sürülen Kesintili Dengeler Kuramı’na göre, yeni türler, Darwin’in söylediği gibi milyonlarca yılda ağır ağır gelişmiyor, daha çok hızlı atlamalarla birkaç bin yıllık kısa süreler gerçekleşiyor. Bu değişmeyi organizmanın ufak değişiklikler geçirdiği uzun dengeleme dönemler izliyor. (Kuramda tali önemde denebilecek yanlışlar var!… Kaynak yayınları: Darwin ve Sonrası, S. J. Gould-TUBİTAK. Zamanların Sonu Üstüne Söyleşiler-S. J. Gould, Umberto Eco vd. Yapı Kredi Yayınları; Bilim Ütopya Dergisi. S. 85 Temmuz 2001)

Değişimin mekanizmalarına açıklık kazandırılarak, doğal evrim sürecinin açıklanışı, insanın kendi doğal tarihsel sürecinin bilgisini de içeren büyük bir keşifti. Değişim sürecinde niteliksel geçişler ve bu geçişlerde rol oynayan etkenlerin açıklanışı ise, yeni türlerin ortaya çıkışına açıklık kazandırdı. Evrim kuramı, kuramsal düzeyde ileriye taşındı. Evrimin biyolojik-genetiksel düzeyden açıklanışı ise, kuramın daha ileriye taşınıp derinleşmesidir. Buna değineceğiz.

Darwin’in evrim kuramı eksikliklerinin giderilmesi, düzeltilmesi ve geliştirilmesi gereken bir kuramdı. Marks ve Engels, Darwin’in katkısının büyüklüğünü göz ardı etmeden yanlış gördükleri yönleri eleştirmekten geri durmadılar. Darwin, bilimsel bir çalışma yürütüyordu, bununla birlikte kendisi kesin bir felsefeden yoksundu. Dönemin egemen kültürünün, ölçütü para kazanma olan pratik başarılarla hayatta ilerlemek olan Viktorya döneminin İngiliz orta sınıfının birey felsefesinin etkisi altındaydı. Evrime ilişkin sınırlı ampirik gözlemleri onu, Adam Smith ve Malthus’un görüşlerinin etkisiyle tek yanlı ve kimi yanlış çıkarsamalara ulaştırıyordu. “Doğal Seleksiyon” ve “en uygun olanın hayatta kalması”sının dönemin hakim ideolojisinin etkilerini taşıyan ifadeleri, daha sonra Sosyal Darwinizm tarafından liberalizmin doğadaki kanıtı olarak kutsandı. Nüfus çokluğu, diğer yandan besin kaynaklarının sözde kıtlığının yol açtığı çelişkiyi kıtlık, savaş, salgın hastalık, zor aracılığıyla dizginlenmesini öngören ve kapitalizmin suçlarını örtbas edip meşrulaştıran Malthus’un görüşünü doğaya ait bir durum gibi gösterdi. (Göç dalgaları karşısında günümüz Avrupası’nda “yaşam kalitesini koruma” vb. denilerek Mathusçuluk yeniden canlandırılıyor. Yoksul, aç Afrikalılar ve Asyalılar kendi evlerinde ölsünler! Emperyalizmin yeni ırkçılığın sloganı bu.)

Engels ve Marks, mektuplarında ve kitaplarında Darwin’in yanlış çıkarsamalarını eleştirdiler. Hatalarının dayanaklarına işaret ettiler. Engels, “Darwin iktisatçıların en üstün tarihsel başarı olarak kutsadıkları serbest rekabetin varoluş mücadelesinin hayvanlar aleminin normal durumu olduğunu gösterdiğinde, insanlık hakkında ve özellikle de kendi yurttaşları hakkında ne acı bir hiciv kaleme aldığını bilmiyordu” (Doğanın Diyalektiği sf. 46-47) diyordu. Varolma mücadelesi ve bundaki acımasızlıkları kabul ediyor, bununla birlikte evrimin tek yönlü bir açıklamasının ve bunun mutlak her durumda bir ilerleme olarak gösterilmesinin yanlışlığına işaret ediyor, sadece güçlülüğe bağlı bir hayatta kalma açıklamasının hatalı olduğunu belirtiyordu. 1875’te Laurou’a şunları yazıyordu:

“Darwinci öğretinin evrim teorisini kabul ediyorum ama Darwin’in kanıtlama yöntemini (yaşam mücadelesi, doğal seleksiyon), yeni keşfedilmiş bir gerçeğin, yalnızca ilk geçici ve kusursuz olmaktan uzak bir ifadesi olarak değerlendiriyorum…”

Engels, AntiDühring ve Doğanın Diyalektiği isimli yapıtlarından Darwin Kuramının darlığı ve tek yanlılığı ile birlikte onu toplumsal alana taşıyan Sosyal Darwinizmi de eleştirmektedir:
“Bu insanların her yerde mücadeleden başka bir şey görmemelerinden önce, Darwin güçlükle de olsa kabul görmüştü. Her iki görüş de dar sınırlar içerisinde doğrulanmıştır ama ikisi de aynı ölçüde tek taraflı ve önyargılıdır… Dolayısıyla doğaya ilişkin olarak bile, insanın kendi bayrağı üzerine tek taraflı olarak yalnızca ‘mücadele’ yazmasına izin verilmez fakat tarihsel evrim ve çapraşıklığın her türlü zenginliğini yavan ve tek yanlı ‘yaşam mücadelesi’ deyiminin içine tıkıştırma arzusu kesinlikle çocukluktur… Bu hiçten biraz daha fazlasını söyletmektir.” (Anti Dühring sf. 92, 149)

Doğanın Diyalektiği adlı yapıtında;
“Darwinci yaşam mücadelesi teorisinin tümü basitçe, Hobbes’un Bellum Contra Omnes (herkesin herkese karşı savaşı -yn) teorisinin ve burjuva ekonomik rekabet teorisinin toplumdan organik doğaya taşınmasıdır. Bu büyük ustalık bir kez başarıldığında (bunun koşulsuz doğrulanışı, hele ki Malthusçu teori söz konusu olduğunda hala oldukça şüphelidir), bu teorileri tekrar gerisin geriye doğa tarihinden toplum tarihine aktarmak çok kolaydır ve böylelikle bu iddiaların toplumun ölümsüz doğal yasaları olarak kanıtlanmış bulunduğunu savunmak hepten bönlüktür…” (sf. 337)

Darwin’in kuramı, yanlış çıkarımları da içerisinde barındıran, fizyolojik gözlem ve jeolojik fosil kayıtlarının sınırlı bilgisine dayanıyordu. Doğru felsefi bakış ve yöntemin bulunmayışı tek yanlı ve yanlış çıkarımlara, bulguların ortaya koyduklarının dahi doğru ve açık ifadelerle belirtilmemesine, eksik nitelemelere kaynak oluşturuyordu. Bilimlerdeki (biyoloji, kimya, botanik, zooloji, fizyoloji, evren bilim…) birbirini bütünleyen bir dizi gelişme, geçişlere ve ayrıntılara hakim olabilme olanağını kazandıran alt bilim dallarının ortaya çıkmış oluşu, evrimi, başlangıç noktasına doğru götürme ve daha geniş bir temele yerleştirme olanağını sunmaktadır. Evrim sürecini, özgül evreleri ve çeşitli yönleriyle inceleme, aralarındaki bağıntıları kurma ve birleştirme olanağına sahibiz. Ve bunlar için pek çok bulgu bulunmaktadır. Kuşkusuz böylesi geniş bir tarihsellik içerisinde bu bağıntıları ve bütünlüğü doğru (eklektik olmayan) kurabilmek için, bağıntılar bilimi olan diyalektik yöntemi uygulamak, değişimi diyalektikle açıklamak zorunludur.

Biyo-genetik düzey
Evrimin birçok yönden incelenebilir oluşu içerisinde özellikle biyolojik, biyogenetiksel düzeyden incelenebilir oluşunu belirtmek gerekir. Evrimin biyolojik düzeyden açıklanması, bir canlı topluluğunda birçok jenerasyon boyunca oluşan kalıtsal değişimlerin sonucu olarak gelişen bir süreci anlamamızı sağlıyor. Gen dizilimlerinin çözümlenmesi, evrimin moleküler düzeyden anlaşılmasını olanaklı kılıyor. Genlerdeki kalıtsal bilgi en eski fosillerin ulaştıramayacağı kadar gerilere götürebilmektedir. İnsan genomu araştırmalarına paralel olarak yürütülen diğer canlıların (bitki ve hayvan) genomlarıyla ilgili araştırmalar da insana yakın organizmaların bulunması (maymunlar, memeliler biliniyor, meyve sineği ve muzda da değişik düzeylerde azımsanmayacak oranda insanla aynı olan genler bulundu) tür bağlantılarını göstermekte, evrim süreçlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. İnsan genom projesi çalışmasında genomumuzda balık ve bakteri genlerinin bulunduğunun saptanması insanın kendi doğal evriminin başlangıç evresine dek götürmektedir bizi.

Evrim kuramı gen bilgisiyle, sınırlı sonuçların gözlemi olmaktan çıkarak, değişim ve gelişim süreçlerinin bilgisine, tüm tarihsel sürecin unsurlarını da içerecek şekilde canlı organizmalardan ulaşmamızı sağlayacak bir somutluk ve derinlik kazanmaktadır.

Evrime ilişkin bilgilerimizin kazandığı derinlik ve bütünsellik organik yaşamın (bitki, hayvan, bakteriler…) organik, inorganik doğa ilişkilerinin bugünkü bilgi ve kavranışı Darwin’in liberal ilkeleri doğaya uygulama biçimindeki yanılgısını ve sosyal Darwinizmin bunu tekrar topluma uygulamaya yönelme gayretkeşliğinin yanlışlığını da ortaya çıkarmaktadır. Türler arası mücadele ve uyum sağlayabilmenin varolması biçimindeki tek yanlı ve dar çıkarım, ancak üst bir bütünlüğün ve onun gerektirdiği farklı bir perspektifin içerisinde değişime uğrayarak yer bulabilir. Çünkü tablonun bütününde görülen resim farklıdır. Son derece grift (tarihsel derinliği içerisinde ve mikrokosmostan bakıldığında ise yalın ve net) bununla birlikte nedensellik bağıntılarıyla örülü ve karşılıklı etkileşimleriyle anlaşılabilir bir tablodur bu.

Ekosistemler bütünlüğü
Kuşkusuz, perspektifle birlikte tanım ve nitelemeler de (kullanılan kavramlar da) değişmelidir. Bilgilerimiz, önceki ileri sürülene tümüyle karşıt doğa içi ve gezegenimizdeki ilişkilerin yeni bir tanımına ve kavramlarına götürmektedir bizi. ORTAK YAŞAM. Evrimin bakteriyel kökenlerden başlanılarak açıklanması ve doğanın iç ilişkilerinin bugünkü açıklanışıyla ulaşılan bir kavram sembiyogenez (ortak yaşam)’dir.

Evrimi başlangıç noktasına doğru götürerek, evrim kuramını daha geniş ve sağlam bir temele yerleştirebiliriz. Bu bize mikrokozmik bir bakış ve evrim sürecini bakteriyel yaşamdan itibaren inceleyebilme olanağını sağlar. Gezegenimizin katı bir madde halini alışı, atmosferde oksijenin çoğalması, denizlerin oluşumu gibi canlı yaşamı olanaklı hale getiren koşullarının ortaya çıkmasından başlanılabileceği gibi öncesinden, güneş sisteminin oluşumu ya da evrende bulunan ve sonrasında canlı yaşamı olanaklı kılan C, O, H, N gibi gazlardan da başlanabilir.

Canlı yaşam, başlangıçtan itibaren olmadığına göre, inorganik doğadan organik doğaya geçişin açıklanması (evrimin daha zor fakat yanıtı meçhul olmayan sorusu budur kuşkusuz) sonraki canlı yaşamın gelişim süreçlerini açıklamayı kolaylaştırır. Bir bakıma tüm giz buradadır. (Nitekim bugün gidilebilen komşu gezegenlerde de aranılan buz kütlesi ve yüzey altında ilk yaşam belirtisi olabilecek bir parça yosun değil mi?)

Gezegenimizde canlı yaşamın olanaklı hale gelinceye dek olan sürecini bir aşama olarak kabul edersek, canlı yaşamın ilk ortaya çıkışından bu yana geçen 3.5 milyar yıllık süreç de sonraki aşamayı oluşturur. Ki ilk canlı yaşamın sularda başladığını bilmekteyiz. Bu tarihsel evrim de bize, önceki inorganik/organik doğanın iç ilişki ve gelişimine, kökenlerine ilişkin bir fikir ve ipucu vermektedir.

Organik doğanın iç evrimi, hücre yapıları üzerine bulgular, genetik bilgilerimiz bitki ve hayvan yapıları arasındaki benzerlikleri daha ötesi birisinin varlığının/oluşunun diğerinin varlık nedeni olduğunu, organik ve inorganik doğanın bir ekosistemler bütünlüğünü oluşturduğunu göstermektedir. “Birinin atığı diğerinin besinidir.”

Gezegenimizin varoluşundan itibaren evrimin tarihsel sürecine baktığımızda inorganik, organik doğa ve organik yaşamın iç ilişiklerinde karşılıklı bağımlılığı doğrudan ve dolayımlı nedensellikleri ve bunların oluşturduğu bütünselliği buluruz. Türlerin arasında ve hatta tür içerisindeki mücadele birbirine duyulan ihtiyaç ve uyum, her bir türün doğa dengeleri içerisinde varlığı koruma ve sürdürme çabası bu bütünlüğün parçaları olarak vardırlar. (Malthus’un görüşünün doğaya uygulanması, sosyal Darwinizm vb. yanlışlığı) doğaya ekosistemler ve ortak yaşam bütünlüğü içerisinde bakış, gerek tüm bitki ve hayvan türleriyle organik yaşamın, gerekse organik inorganik doğa ilişkisinin daha bütünsel, daha doğru ve eksiksiz bir kavranışına ulaştırmaktadır bizi. Biz bu sayede genetik düzeyde kanıtlanmış olarak bitki ve hayvanlar arasında benzerlikleri görebiliyor, daha önemlisi birisi olmadan diğerinin de olmayacağı karşılıklı bağımlılık ilişkisinin zorunluluğunu biliyoruz. Dahası, havadaki gazlar, topraktaki mineraller, su ile bitki ve hayvan (insan) yaşamının nasıl bir çevrimsel ilişki içerisinde olduğunu, inorganik organik doğa ilişkisini -dolayısıyla yaşam gibi ölümün de doğal olduğunu- görmekteyiz. Diyalektik bir hareket, geçişlilik ve dönemler içerisinde…

Mücadele ve karşılıklı bağımlılık içerisinde varolma, bunu başarmakta zorlanan kimi türler ve tür içi ayıklanmalara yol açsa da çevrimsel bir süreklilik ve onun içerisinde de yaşamın basitten karmaşığa doğru gelişimini de görürüz ki bakteriyel yaşamdan karmaşık gelişkin canlı yapılara doğru gelişimde ortak yaşar bakteriler, çekirdekli hücre ve organellerin oluşumu tarihin başlangıcını oluşturan ilk kilometre taşlarından itibaren evrimsel sürecin mükemmele doğru olan sürekliliğini de gösterir.

Evrim sürecinin, bakteriyel yaşamdan itibaren açıklanışı, ilkel basit bir canlı yaşamdan yüksek düzeyde organizma oluşumlarına uzanan milyarlarca yıllık sürecin açıklanabilir oluşu, maymundan insana geçişin açıklanmasını da bir hayli basitleştirip kolaylaştırır. Canlı yaşamın evriminin üç milyar yıllık sürecinde insan, nihayetinde diğer memeli türlerinden beyinsel evrim ve farklılaşma ile ayrılmaktadır. İnsanın ortaya çıkışı doğaya ve kendi koşullarına (tarihsel sürecine) bilinçli etkin müdahale edebilme olanağıyla evrim tarihinin en önemli sıçramasıdır.

Evrim sürecine, başlangıçtan itibaren tüm aşamaları bilinerek ve ekosistemler ve ortak yaşarlık ilişkileri içerisinde bakılması, evrim tarihinin daha iyi bilinir ve anlaşılır olmasını sağladığı gibi daha bütünsel ve ileri bir doğa/evren tasarımı kurmamızı ve kendimizin de bir parçası olduğumuz bu bütünle bilinçli ve etkin bir ilişki kurabilmemizi olanaklı kılar.

Ortak Yaşam Kuramı
ORTAK YAŞAM: Evrimin genetiksel ve metabolizma faaliyeti (kimyasal bellek) düzeyinden bakteriyal bağlantılarıyla incelenmesiyle yeni bir bakış, tarihsel olduğu kadar kapsayıcı da olan bütünsel bir açıklama ortaya çıkmıştır. Evrime yeni bir bakış/Ortak Yaşam Gezegeni isimli kitabın yazarı SET’i (Sıralı İç Ortak Yaşam Kuramı) ileri süren Lynn Margulis,
“Kalabalık gezegende yaşamı oluşturan malzeme ortak yaşama dayalı etkileşimdir.” (age, sf. 112) demektedir.

Ortak Yaşam Kuramı ilk olarak farklı türden organizmaların birlikte yaşaması biçimiyle Alman bitki bilimcisi Antonde Bary tarafından 1873’te ileri sürüldü. Ki -hemen akla geliveren çok yaygın bir örnek kök mantarlarıyla bitkiler örneğidir- doğada bunu gözlemleyebileceğimiz örnekleri bulmak zor olmayacaktır. Sembiyogenez ise Rus bilimci Konstantin Merezkovski’nin (1855-1921) ortaya attığı bir görüştür. Ortak yaşamlı gerçekleşen bireşimler sonucunda yeni organların ve organizmaların oluşumu anlamına gelir. Lynn Margulis, Sembiyogenez’i “evrimin temel olgusu” olarak nitelemekte ve “bizim görebileceğimiz büyüklükteki her organizma, eskiden bağımsız olup, daha büyük bütünlere dönüşmek üzere bir araya gelmiş mikroplardan oluşur.” (age, sf. 48)demektedir. ‘70’li ve 80’li yıllarda moleküler biyoloji ve genetik alanlarında çok güçlü mikroskopların yardımıyla gerçekleştirilen çalışmalar bitki, hayvan, mantarlar ve diğer tüm organizmalardaki hücrelerin çekirdekli hücreler olduğunu, bunların kökeninde ise farklı bakteri tiplerinin belirli bir sıra ile birleşmesinin bulunduğunu göstermektedir. İlk yaşam formlarının oluşmaya başlamasından itibaren evrimin gerçekleşmesi ve evrimsel yeniliklerin (ki gelecekteki muhtemel evrimsel değişikliklerin de) açıklanma biçimi, evrimin modern bilimlerin geldiği son düzeyden bu açıklanışı, inorganik doğayı içerecek şekilde ekosistem oluşturan ilişkilerle birlikte gezegenimizdeki yaşamın ve tüm işleyişin sürekli bir hareket ve dönüşüm halinde olan tablosunu sunmaktadır. Maddeyi hareket halinde farklı formlarıyla, enerji dönüşümleriyle görüp kavramamızı sağlayan doğanın olduğu gibi dışarıdan hiçbir şey katılmadan anlaşılmasını olanaklı kılan açıklıkta bir tablosu!

Şimdi ortak yaşam, sembiyogenez, ekosistemleri ilişki ve bağıntılarıyla kanıtlayan bazı örnekler verelim. Aktarmalarımız L. Margulis’in Ortak Yaşam Gezegeni isimli kitabından olacaktır.
“Herkesin kabul ettiği gibi, çekirdekli hücrelerin doğuşu, yaşamın yeryüzündeki evrimi açısından çok önemli bir yenilikti. Çekirdek taşıyan mikroplar, oksijenden kaçınan küçük yüzücülerdi. Bunlar günümüzde protoktist alemi içinde sınıflandırılıyor. Bu çeşitlilik içeren grubun yaşayan en küçük üyeleri bakteriler kadar miniktir. Bunlar, oksijenin bulunmadığı yerlerde yaşamakla birlikte, çekirdeklere ve çekirdekli hücrelerin daha pek çok özelliğine sahip olması nedeniyle bakteri değildirler.” (age sf. 54)

“Ne olmuştu? Kuraklık, besin yetersizliği, zehirlenme ve diğer olası trajedilere hep açık olan hücre dışı ortamlarla karşılaştırıldığında, hücre içi ortamlar sulu ve bol besinlidir. Bir arke bakterinin zar engelini aşan her sproket (ya da başka bir yüzer bakteri) sabit bir enerji ve besin akışından yararlanır saldırgan ve saldırıya uğrayanın üreme hızları zamanla eşgüdümlü hale geldi. Hayatta kalabilen ve içinde yaşadıkları ortamı tamamen dolduran bu yüzer saldırganlar uzun süre yaşayamazlardı. Saldırganların ortak yaşar hale geldiklerini ve zamanla en sonunda organellere dönüşebildiklerini artık biliyoruz. Birleşmeler sonrasında yeni hayatta kalma becerileri gelişti.” (age sf. 54-55)

“Çekirdekli organizmaların birleşme yoluyla evrildiklerini en iyi bitkilerin büyük ve güzel hücrelerinde, onları oluşturan organellerin bütünleşmesi kolayca gözlenebilir. Buradaki düşünce son derece basittir. Eskiden birbirinden tamamen bağımsız ve fiziksel bakımdan ayrı olan dört ata belirli bir düzenle birleşti ve yeşil alg hücresini oluşturdu. Bunların dördü de bakteriydi. Bu dört bakteri türü, bugün bile anlayabileceğimiz bakımlardan birbirinden farklıydı. Bu dört farklı bakterinin ardılları, hem birleşmiş hem de serbest yaşar halde günümüzde hala mevcuttur.” (age, sf. 43)

“Günümüzde çoğu kişiye göre yaşam kendiliğinden üç kategoriye ayrılır: Bitkiler (besin ve süs olarak) hayvanlar (evimizde beslediğimiz hayvanlar, deniz ürünleri ve insanlar gibi) ve mikroplar (ortadan kaldırılması gerekenler). Bu görüşün yaygınlığı oranında tehlikeli olduğunu ne zaman anladığımı hatırlamıyorum; çok uzun zaman önce olmalı. Bu aşırı basitleştirilmiş kültürel zırvalıkları bin bir güçlükle ulaşılan bilimsel gerçeklere çok daha yakın kavramlarla değiştirmeye çalışıyorum. Bakteriler en az iki milyar yıllık bir kimyasal ve sosyal evrim geçirene dek, yeryüzünde ne bitki ne de hayvan vardı. Aslında, yalnızca hayvanlar ve bitkiler değil, mantarlar da yeryüzünün yeni canlılarıdır. Bitkiler de hayvanlar da sonsuz sınıflandırma kategorisi değildir. Hiçbirini Platoncu yeteneklere sahip kutsal bir zihin, bir seferde yaratmadı. Günümüzdeki bütün bitki ve hayvanlar dışında en azından üç başka yaşam biçimi daha var. Gerçek biyolojik çeşitlilik de işte burada hayvan ve bitki olmayan yaratıklarda yatıyor.”

“Hayvan ve bitkiler birbirlerine, yeryüzündeki diğer yaşam türlerine benzediklerinden çok daha fazla benzerler. Elektron mikroskobu ve her türlü organizma ayrıntısının incelenmesinde kullanılan yeni moleküler biyoloji yöntemleri sayesinde, yeryüzündeki yaşamın farklı türlerinin birlikteliğini artık çok daha iyi anlayabiliyoruz. DNA, ribonükleik asit (RNA), protein gibi uzun zincirli moleküller, yaşamı tam olarak tek bir standart ölçümüne göre incelememize olanak sağlıyor. Aristo öncesi dönemlerden beri hüküm süren büyük bitki-hayvan ayrımı artık çöküyor. Sınıflandırma sistemimizde kökten değişiklikler yapılıyor. Biyologlar mikropların zor koşullar karşısındaki dayanma güçleri, ortak yaşama dayalı evrimsel anlaşmalar içine girerek yaşamlarını sürdürme eğilimleri gibi akıllara durgunluk veren ayrıntılarını ortaya çıkarıyorlar.” (age. sf. 66-67)
“Öğretilebilir tek bir düzen; hücre morfolojisini metabolizmayı, genetiği gelişimsel biyolojiyi yansıtan evrime dayalı bir sınıflandırma sistemi istiyorduk. Apaçık ortadaydı; bitkilerin ve hayvanların hayatta kalma stratejileri farklı olsa da, büyük yapısal benzerlikleri vardır. Bitkiler de, hayvanlar da zorla çevrili çekirdeklerin içinde kromozomlar taşıyan hücrelerden oluşur. Her iki grup da yumurta, sperm ve embriyo üretir. 1969 yılında Science dergisinde çıkan makalesini ilk okuyuşumuzdan bu yana Whittaker’in beş alemli sistemi bize göre yaşamın engin çeşitliliğine yönelik evrimsel gruplardan gelen ataları vardı: Dev kahverengi algler, küçük sarı alglerden, cıvık mantarlar, amiplerden evrilmişti, büyük yeşil su yosunlarının atası ise günümüzde pek çok canlı örneği bulunan mikroskobik klorofit alglerdi. Büyük organizmalar, minik yakın akrabalarından ayrı tutulamaz.” (age. sf. 73)

“İki katmanlı (prokaryot-okaryot) beş alem taksonomisi, evrim tarihini çok yakından yansıtır. Bu nedenle de eski, yanıltıcı bitki-hayvan ayrımına göre çok daha üstündür. Önce bakteriler evrildi. Bunlar pek çok farklı şekle bürünerek dallara ayrıldı: Kırmızı, mor ve yeşil: Fermantasyon yapan, fotosentez yapan ve soluk alan; sülfit üreten ve oksijen üreten; oval biçimli ve çubuk biçimli. Ağaca benzer iri bakteriler bile gelişti. Ancak bakteriler yalnızca çeşitlenmekle kalmayıp birbirinin içini istila ederek orada barınmaya başladılar. Başka bakterileri de içeren besin kaynaklarının çevresinde toplaştılar. Bağışıklık sistemleri de kendilerini çevreleyen güçlü bariyerleri de yoktu, beslenmeye çalışırken içsel birleşmelere girdiler ve taşıdıkları virüslerle birlikte ya da onlarsız, gen alışverişinde bulundular. Çapraz saldırılardan kurtulanlar, tedirgin ateşkes anlaşmalarına girdiler. Eskiden bağımsız olan bakteriler birleştikten sonra yepyeni, karmaşık hücrelere dönüştüler. Türleşme başladığında bu karmaşık hücreler protist oldu. Minik protisitler ve kolonileri, çeşitli organizmalar içeren kocaman bir grup oluşturdular. Günümüzde 250.000 kadar canlı protoktist türü var. Soyu tükenmiş olanların sayısı bundan da fazla. Arkalarında bıraktıkları küçücük kalıntılar, yeni mikrofosiller, eskiden varolduklarını bildiriyor bize. Protoktistler, birleşen tek hücrelerle, erişkin birey oluşturan kuşakların birbirini izlediği, pek çok evrimsel döngüden geçen çekirdekli mikro organizmalardır. Kimi protoktistlerin ardılları sonunda eşeyli olarak üreyen bitkilere ve hayvanlara dönüştüler. Atalarımızdaki ortak yaşama dayalı bakteriyel eş evrim, protoktist öncüllerimize yol açtı. Her birimiz kocaman birer mikro organizma kolonisiyiz.” (age. sf. 76)

“Ekosistem biyolojik bakımdan önemli elementlerin geri dönüşümünü sağlayan en küçük birimdir. Karbondioksit “bağlanır”, kimyasal olarak besine ve cisme (organik karbon) dönüştürülür. Organik karbon solunur, tepkimeye sokulur ve çeşitli organik maddelere indirgenir ya da dönüştürülür. Sonunda enzimlerimizin ya da aldığımız derin soluğun bu organik karbonla tepkimeye girmesi açığa CO2 çıkarır. Bu anlamda karbon döngüsü gerçekleşir. Aynı şey” azot bağlayıcılar” aracılığıyla atmosferin hantal H2’sinden, aminoasitlerin yararlı N’sine dönüşen azot için de söylenebilir. Proteinlerden açığa çıkan aminoasitler azot atığına dönüştüğünde ve dönüşümlerden sonra havadaki N2 gazı haline geldiğinde, azot döngüsü tamamlanmış sayılır. Elementlerin döngüsü, ekosistemlerin, ekosistemlerin içinde kendi aralarındakine göre daha hızlı gerçekleşir, ancak hiçbir kimyasal madde tam olarak ayrışmaz.” (age. sf. 120)

“Çoğunlukla renkli olan kök mantarlar, mantarlarla bitkilerin kök dokuları arasındaki etkileşim aracılığıyla sembiyogenetik yoldan oluşurlar. Kök mantar topraktan aldığı fosfor ve azotla, bitki ortağına mineral besin sağlar. Bitki de mantar ortağına fotosentez ürünü özsu verir.” (age. sf. 122)

“Gerçekten de varolan bakterilerin yüzde 90’ında kök mantar ortak yaşarlar bulunur. Mantar artıklarından yoksun kalsalar tüm bitkilerin yüzde 80’inden fazlasının soyu tükenir. Hiper deniz hüküm sürüyor.” (age. sf. 125)

Bir ön fikir, bakış açısı oluşturmak için verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ayrıca her birinin irdelenmesi de gerekmektedir ki, bunun ilgili bilim yönüne ilişkin değerli çalışmalarla ileri bir düzeye ulaşılmıştır.

Son bir nokta, örneklerimiz de gösteriyor ki, ilk yaşam formlarından yüksek karmaşık yapılara doğru gidişte gerçekleşen sembiyogenetik bütünleşmeler, çelişkili birliktelikler (bir aradalıklar) her ikisini de içerir, ikisi de olmayan yeni bir üst niteliğin ortaya çıkması biçiminde gerçekleşmektedir. Çevre koşullarıyla da sürekli bir etkileşim söz konusudur ki, bir aradalığı ve daha üst bir uyum sağlayabilmek için gelişme zorunluluğunu ortaya çıkaran bir etken de budur. Bununla birlikte, basit organizmalardan yüksek canlı yapılara doğru evrimin düz bir mutasyon süreci olmayacağı anlaşılır. Yaşamın yeryüzündeki gelişiminde çok önemli bir yenilik olan çekirdekli hücrenin oluşumu, oksijen soluma, organellerin oluşumu, en karmaşığı insan olan yüksek organizmalara doğru gelişen evrimin önceki kilit önemdeki sıçrama basamaklarıdır. Eğer çelişkili birliktelikler içerisindeki karşılıklı etkileşimler ve bunlardan yeni bir niteliksel düzeyin doğuşu olmasaydı, gelişkin karmaşık organizmalara sahip canlı yapılar da ortaya çıkmazdı.

http://www.alinteri.org/?p=1286
adresinden alınmıştır.