25/12/2007
Özel Mülkiyet ve Emek Sömürüsü
Basit olacak ama, özel mülkiyetin emek sömürüsüne yol açtığını çok kullanılan ıssız bir ada hikayesi ile açıklamaya çalışalım.
Diyelim
ki ıssız bir adaya düştünüz. Yaşamınızı devam ettirebilmek için "üretim
faaliyeti"nde bulunmanız gerekir. Yani "emek" ile hammaddeleri ürüne
dönüştürmelisiniz. Ağaçlardan, taşlardan kendinize bir ev yaptınız,
bazı hayvanların etinden, sütünden yününden yaralanmak için hayvan
barınağı inşa ettiniz, adanın uzak kısımlarından topladığınız
tohumlarla uğraşıp dininip bir tarla bile yaptınız. Sonuçta emeğiniz
ile çeşitli ürünler ürettiniz.
Bir süre sonra birisi çıkageldi, dedi ki:
"Ben bu adanın mülkiyetine sahibim, işte bu yüzden bana ürettiğin ürünlerinin bir kısmını vermelisin." Siz itiraz ettiniz:
"Ama bunları ben kendi emeğim ile ürettim." 'Adanın sahibinin' cevabı hazır:
"Ama benim adamdaki ağaçlarla, toprakla, taşlarla ve hayvanlarla, işte bu yüzden ürettiklerinin bir kısmını bana vereceksin."
Şimdi bu emek sömürüsü değil mi? Sizin emeğinizin ürünlerinin bir
kısmını, bir başkası adanın sahibi benim diye alıp gidiyor. "Allah'ın adasını, taşını, hayvanını (kısaca üretim araçlarını) sen mi yarattın, nereden senin oluyormuş"
diye sormak aklımıza gelebilir. Ancak sınıflı toplumlarda sınıfların
varlığı ve üretim ve mülkiyet ilişkileri sorgulanamaz bir hal alır.
Marx'ın dediği gibi sınıflı toplumlarda egemen olan fikirler egemen
sınıfların fikirleridir.
İşte yukarıdaki 'ada örneği'ndeki durum
feodal üretim tarzında her gün yaşanan bir şeydi. Temel üretim aracı
olan toprağın mülkiyetine sahip olan aristokrat sınıf (toprak ağaları),
serf denilen topraksız köylülerin emekleri ile ürettiklerinin bir
kısmına el koyuyordu.
Avrupa'da feodalizm yaşanırken Asya'da
başka bir üretim tarzı egemendi. Marx'ın asyatik üretim tarzı denen bu
sistemde toprağın özel mülkiyeti yerine devlet mülkiyeti vardı. Ancak
devletin de sahipleri vardı. Despotik devlet, tıpkı aristokratlar gibi
köylülerin ürettikleri ürünlerin bir kısmına el koyuyordu. Ancak devlet
diye bir tüketim öznesi olmadığından, devletin sahipleri yani devletlû
sınıf üretime katkı yapmadan üretimden pay alıyordu. Anadolu'daki
türkmen aşiretlerinin dediği gibi:
"Ekende yok, biçende yok; yiyende ortak Osmanlı"
Köleci
toplumdaki emek sömürüsü de özel mülkiyete dayanıyordu. Ancak burada
mülk olan yani bir 'eşya' olarak kabul edilen şey, insandı. Efendiler,
kölelerinin sahibiydi. Doğal olarak kölelerin ürettikleri tüm ürünler
bizzat kölenin sahibi olan efendinindi. Tabiki kölenin yaşamını devam
ettirmesi için gereken kısım, efendinin belirlediği kadarı ile köleye
geri dönüyordu.
Kapitalizmde yine özel mülkiyete dayalı bir emek
sömürüsü yaşanıyor. Burada bahsedilen 'özel mülkiyet' liberallerin
sürekli çarpıttıkları gibi kişisel kullanım için örneğin kişisel
ayakkabı, ev, araba vs. değil üretim araçları için bahsedilen özel
mülkiyettir. Yani fabrikaların, makinaların, büroların, toprağın,
taşın, demirin, madenlerin özel mülkiyeti. Kapitalizmde çalışan sınıf
işçi sınıfı veya proletaryadır. İşçi sınıfının emeği ile ürettikleri
kendisinin değil, kullandığı üretim aracına sahip olan kapitalistindir.
(sermayedarın, patronun) Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi
ürettikleri ayakkabılar üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip
değildir. Artık o ayakkabılar patronun malıdır. Patron ayakkabıları
satar, çeşitli hammadde giderlerinden (deri, iplik ve işçinin ücreti
ile diğer giderler) kalan para patronun kârıdır.
İşçi emeğinin
ürettiğinin tam karşılığını almaz. Yani işçi örneğin 10 ayakkabı
üretecek kadar emek harcamışsa 10 ayakkabı parası almaz. Çünkü o zaman
derinin, fabrikanın ve diğer üretim araçlarının sahibi olan patrona bir
şey kalmaz. Halbuki patron kâr elde etmek için üretim yaptırıyor. İşçi
iyi veya kötü bir ücret alır, ancak emek ile üretime katkı yaptığı için
değil de özel mülkün sahibi olduğu için üretimden pay alan bir patronu
varsa, o işçinin emeği sömürülüyor demektir. Tıpkı ıssız adadaki hayali
üreticinin emeğinin sömürülmesi gibi...
0 yorum yazılmıştır
Yorum yaz!