13/7/2007
Kapitalizmden Komünizme Geçiş
Marx ve Engels komünist devrimin tüm dünyayı ilgilendireceğini tüm açıklığıyla ortaya koymuşlardır. Bunu kimse inkâr etmiyor. Ancak emperyalizmi teorize eden Lenin’e atfen devrimin ulusal bir devrim olabileceği çarpıtması yapılıyor. Emperyalizm Marx’tan bağımsız ele alınamaz. Emperyalizm, yani tüm dünyayı birbirine bağlayan ve çürüyen kapitalizm zaten devrimin niteliğini enternasyonal yapan şeydir. Bir ülkenin başına gelenler diğerini de ilgilendirmek zorundadır. Bu yüzden komünist devrim salt ulusal bir devrim olmayacaktır. Elbette devrim önce tek bir ülkede patlak verebilir. Ama sonuçları sadece o ülkeyi ilgilendirmez, ilgilendiremez. Devrimin tüm dünyayı sarsması ancak gelişmiş bir kapitalist ülkede vuku bulması ile kendini daha çok hissettirir. Lenin’in “Alman devrimi için Rus devrimini feda ederim” demesinin sebebi de budur. Rusya’daki proleter devrimin kaybedilmesi ve en sonunda da kapitalizme entegre olmasının sebebi maddi koşullardır. Tek bir ülkede, üstelik gelişmişlik bakımından geri bir ülkede komünizm olamaz.
Rusya’daki işçi devletinin niteliği kapitalizme hangi aşamalardan sonra entegre olduğu bizim sosyalizm anlayışımızla da bağlantılıdır.
Kapitalizmden komünizme geçişteki aşamaları incelersek şöyle bir tablo ile karşılaşırız:
1- Proletarya diktatörlüğü (işçi devleti)
2- Komünist toplumun birinci evresi
3- Komünist toplumun üst evresi
Bu aşamaların niteliği hakkında Marx’ın “Gotha Programının Eleştirisi” kitapçığına bakmamız yeterlidir.
1- “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz” (age)
Her devlet bir sınıfın diktatörlüğüdür. Kapitalizmin yıkılabilmesi için proletaryanın kapitalist devleti yıkması gerekir. Burjuva egemenliğini yıktıktan sonra kendi egemenliğini burjuvazi üzerine kurması gerekir ki kapitalizmi tamamen ortadan kaldırabilsin. İşte bu egemenliğin adı “proletarya diktatörlüğü”dür. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmi ve burjuvaziyi tasfiye eder. Sonra baskı altına alınacak bir sınıf kalmayınca devletin “baskı” niteliği sona erer ve “bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı aracı olan” devlet sönümlenir.
Proletarya diktatörlüğünde hala sınıflar vardır. Zaten diktatörlüğün sebebi birbiri ile çatışan sınıfların olmasıdır. Ancak bu sınıflar ortadan kaldırıldığında diktatörlük sona erer ve böylece sınıfsız toplum aşamasına geçilir.
2- “Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır.”
Kapitalizmden çıkmış bir komünist toplumda eski toplumun alışkanlıkları mevcuttur. Eşitlik burada temel ilkedir. Her birey topluma verdiği emek miktarı oranınca toplumsal üretimden payını alır. Ama burada bir sömürü söz konusu değildir. Sınıf farklılıkları da yoktur ama bir insan diğerinden daha fazla kazanabilir. Çünkü insanlar eşit miktarda emek vermezler. Yine Gotha programının eleştirisinde Marx bunu şöyle açıklıyor:
“Ama bir insan, bedensel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir, böylece aynı süre içersinde daha fazla emek sağlayabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü görevi yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanılmalıdır, yoksa bir ölçü birimi olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes bir diğeri gibi yalnızca bir işçidir; ama eşit olmayan bireysel yetenekleri ve böylece de üretken kapasiteyi doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. “
Demek ki komünist toplumun birinci evresi de sınıfsız bir toplumdur. Proletarya diktatörlüğü ile sınıfsız toplumun bir arada olamayacağı gayet açıktır. Proletarya diktatörlüğü farklı sınıfların varlığını ve işçi devletinin burjuvaziyi baskı altında tuttuğunu gösterir.
3- “Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre! " “ (age)
Komünist toplumun üst evresi de bu şekilde betimlenmiştir. Komünist toplumun birinci evresinden ikincisine geçmenin koşulu üretici güçlerin daha fazla gelişmesi ve herkesin ihtiyacı kadarını toplumdan alabilmesidir. İkinci koşulu da eşitlik temelindeki birinci evredeki komünist toplumun insanlığı yeterince dönüştürmesi ile beraber yine üretici güçlerin gelişmesiyle işbölümüne olan bağlılığın ortadan kalkmasıdır.
Marx geçiş evresini ve komünizmin aşamalarını bu şekilde ortaya koymuştur. Marx’ın açılımında “sosyalist toplum” diye bir evre yoktur. Ancak daha sonraları çeşitli aşamalara sosyalim aşaması denilmiştir. Lenin “Devlet ve Devrim” kitabında sosyalizmin genellikle komünist toplumun birinci aşaması için kullanıldığını yazar. Ama bazen proletarya diktatörlüğü için de sosyalizm denmesi kafa karışıklığının bir sebebidir. Açık olan bir şey var ki bütünüyle sınıfsız olan komünist toplumun iki evresi vardır ve kapitalizmden komünizme geçişte devlet proletaryanın burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü olmak zorundadır.
Rusya’daki durumu bu temel öncüllere göre incelediğimizde bir proletarya diktatörlüğünün yaşandığını görürüz. İşçi sovyetleri (sovyet=meclis, konsey) temelinde bir işçi devleti burjuvazi üzerinde bir baskı kurmuş ve üretim araçlarını önce devletleştirmiştir. Fakat devrimin tek bir ülkede sıkışmasından ve Rusya’nın yeterinde gelişmiş bir ülke olmamasından dolayı devrim kendi içine çökmüştür. Devrim yenilince tekrar kapitalizme dönülememiştir. Çünkü proletarya diktatörlüğü burjuvaziye büyük darbeler vurmuştu. Bu yüzden başka bir sosyo-ekonomik formasyonun önü açılıştır. Devlet mülkiyeti temelinde bürokrasinin egemen olduğu ve eski Asyatik diktatörlüklere benzeyen modern bürokratik diktatörlük. SSCB’de devrimin kaybedilişinden sonra ortaya çıkan şeyi en iyi bu açıklar. Bürokrasi devletin sahibidir, siyasal egemenliğe dayanarak üreticilerin/emekçilerin artı-ürünlerine el koyarak emek sömürüsü yapar. Tıpkı Marx’ın incelediği ve Asyatik toplumlar dediği eski Çin veya Osmanlı gibi… Ancak modern üretim araçlarının varlığı ile birlikte…
Bürokratik diktatörlük kendi egemenliğini kitlelere sosyalizm diye dayatmıştır. Ama bunu yaparken Marksist teoriyi tahrif etmesi gerekecekti. Bunu da önce “tek ülkede sosyalizm”i teorize ederek yaptı. Halbuki genellikle komünist toplumun birinci evresini isimlendirmek için kullanılan sosyalist toplum sınıfsız bir toplumdu ve “baskı aracı olarak devlet”in olmaması gerekirdi. Böylece teoride bir tahrif daha yapıldı. Kapitalizmden sonraki süreç şu şekilde işlendi:
1- Proletarya diktatörlüğü şeklindeki sosyalizm, devletli ve sınıflı bir evre, komünizmin birinci evresi
2- Komünizmin üst evresi
Bu sıralandırmanın yanlışlığı ve mantık dışılığı açıktır. Çünkü Marx komünizmin birinci evresinde “herkesten yeteneğine göre herkese emeği kadar” ilkesinin gerçekleşeceğini söylemişti. Bunu engelleyen şey ise art-değerdir Artı değeri burjuvazi kendi cebine indirerek emekçinin emeği kadarını almasını engeller. Halbuki burjuvazi tasfiye edilip kapitalizm yıkılınca yani komünizmin birinci evresi (sosyalizm) gerçekleşince, ancak o zaman herkes emeği kadarını alabilir. Hem burjuvazi varlığını sürdürecek hem de herkes emeği kadarını alabilecek; bu mümkün değildir. Zaten Marx komünizmin birinci evresinde hiçbir sınıf farkının olmayacağını, herkesin yalnızca bir işçi olacağını ve insanın insanı sömürmesinin son bulacağını söylemişti.
Şunu da söylemeliyiz ki küçük-burjuvazinin (ve köylülüğün) varlığı da sınıfların varlığını gösterir. Bazıları sosyalizmde burjuvazinin yokluğu küçük-burjuvazinin varlığı temelinde bir “sınıflı sosyalizm” kurguluyorlar. Ancak kapitalizmin gelişmesi ve tekellerin egemen olması zaten küçük-burjuvaziyi tasfiye ediyor, köylülüğü kır işçi durumuna getiriyor. Proletarya diktatörlüğü burjuvazi ile birlikte küçük-burjuvaziyi de tasfiye edecektir. Ama burjuvazi zorla, köylülerin de içinde bulunduğu küçük-burjuvazi gönüllülük temelinde. Bu yüzden burjuvazisiz sınıflı toplumu aynı bir aşama olarak koymak gereksizdir.
Aslında kapitalizmden komünizme geçişin siyasal adı olan proletarya diktatörlüğü, bürokratik diktatörlüğün kendini gizleme aracı olarak sosyalizmden komünizme geçişteki devletin adı oluverdi. Böylece Lenin’in tabiri ile “burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olan proletarya demokrasisi” yani “proletarya diktatörlüğü” bürokrasinin elinde emekçiler için bir baskı aracı oldu.
0 yorum yazılmıştır
Yorum yaz!