21/6/2007
Seçimler Üzerine
Seçimlerin anlamı
Şu an tüm dünyada yaşanan sosyal-ekonomik sistem olan kapitalizm, özel mülkiyet ve ücretli emek temeline dayanır. Seçimlerde hangi parti gelirse gelsin bu temeli değiştirmediği sürece aslında hiçbir şey değişmiş olmaz. İşsizliğin, yoksulluğun sebebi de herhangi bir partinin yanlış politikalarından çok bu kapitalist sistemin kurallarıdır. Örneğin yoksulluğu ele alalım. İşçiler çalıştıklarının karşılığında bir ücret alırlar. Bu ücret, onu veren patron için üretimdeki herhangi bir hammadde tutarı ile özdeş bir şeydir. Patron mümkün olduğu kadar ücretleri az vermeye çalışacak, daha ucuza çalışan işçileri işe alacak, böylece daha fazla kar elde edip, rakipleri karşısında daha avantajlı bir duruma gelmeye çalışacaktır. Yine işsizlik sorunu da kapitalizmin bir sorunudur. Bir tarafta yaşamını devam ettirebilecek kadar bir ücret almak için günde 8, 10 veya 12 saat çalışan işçiler, diğer tarafta işsiz oldukları için açlık sınırında yaşayan işçiler… Halbuki çalışabilecek herkes üretime belli bir miktar katkı yapsa hem herkes çalışabileceği bir iş bulabilecek hem de insanlar belki 5 belki de 6 saat çalışarak refah içinde yaşayabilecek. Bunun önündeki engel herhangi bir iktidar partisi değildir. Tüm dünyada işsizlik temel sorunlardan biridir. Eğer işsizlik sorunu kabiliyetli, ahlaklı ve benzeri sıfatları alacak bir partinin halledebileceği bir sorun olsaydı elbette uyanık bir parti bunu halleder ve iktidar sorununu daha uzun süreler için hallederdi. Demek ki temel sorunların kararlı bir biçimde çözümü bir partinin seçimle işbaşına gelmesi ile sağlanamaz.
Ekonomik krizler de herhangi bir partinin kötü niyetinden veya beceriksizliğinden çıkmaz. Bu o kadar açık ki. Örneğin Türkiye’deki geçen dönemde Ecevit hükümeti zamanında çıkan kriz, yine aynı dönemin sonunda yok olmaya başlamıştı bile. AKP, eski hükümetin politikalarından çok değişik şeyler yapmadı. Kemal Derviş tarafından ortaya konan İMF politikaları devam ettirildi. Burada farklı düzen partilerin krizleri engelleyici veya yaratıcı bir özelliğinin olmadığı fakat bu sürecin hızlandırılıp yavaşlatılabileceğini söylemeliyiz. Bir ekonomik krizi veya başka bir sorunu sadece bir partinin üzerine atmak sorunun asıl kaynağı olan kapitalist düzeni aklamak anlamına gelir.
Demokrasi, iddia edildiği gibi halkın kendi kendisini yönetmesi değildir. Halkın önüne çeşitli partiler konur ve halktan bunlardan birisini seçmesi beklenir. Seçilen parti dört veya beş yıl iktidarda kalır. Ama asıl iktidar patronlar sınıfı yani burjuvazidir. Çünkü devlet asıl olarak bir sınıfın iktidarıdır. Köleci toplumda da devlet demokrasi şeklinde örgütlenmişti. Ama sadece köle sahiplerinin demokrasisi. Kapitalist toplumun ilk zamanlarında yine sadece mülk sahibi kapitalistler oy kullanma hakkına sahipti. Genel oy hakkı bile işçi sınıfının mücadelesi sonunda kazanıldı. Demokrasi şeklindeki kapitalist devlet, işçi sınıfının patronlar sınıfı tarafından ezilmesinin bir aracıdır.
Siyasal tercihler, sağ-sol kavramları
Sağ ve sol kavramları Fransız burjuva devriminden sonra ortaya çıkmıştır. Parlamentoda kralın solunda oturan halk temsilcileri yani siyasal olarak ayrıcalığı bulunmayanlar (burjuvazi ve köylülük) solcu, sağda tarafta oturan aristokrasi yani siyasal ayrıcalığı bulunanlar sağcı olarak isimlendirilmişti. Siyasal eşitlik isteyenler düzenin değişmesini istiyordu. Var olan düzenin değiştirilmesini veya yıkılmasını istemek solculuk, var olan düzenin korunmak istenmesi sağcılıktır. Sağ ve sol kavramları görecelidir. Burjuvazi feodalizmin yıkılmasını isterken ilericiydi; solcuydu, fakat kendi egemenliğini kurduktan sonra kapitalist düzeni savunarak tutucu ve gerici oldu, sağda yer aldı.

Şoven-milliyetçi gerici partiler
CHP: TC’de kapitalizm Avrupa’dan farklı olarak halkın da katıldığı bir devrim sonucu değil, egemen bürokrasi öncülüğünde tepeden inme bir devrim şeklinde gelişmiştir. Devleti kuran bürokratik elit, devlet eliyle burjuva sınıfı yaratırken kendi siyasal ayrıcalıklarını bırakmak istememiş ve kendini hala devletin sahibi zannetmiştir. Seçimlere giderken cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşanan sorunun temelinde de bu yatmaktadır. Kapitalist dünyaya entegre olmaya çalışan tekelci burjuvazinin kendi çıkarlarını yok ettiğini düşünen aristokratik bürokrasinin temsilcisi olan ve devleti kuran parti CHP bu süreçte devletin temel değerlerini koruma refleksine girmiş, cumhuriyet ve aslında olmayan laikliği koruduğu yönünde politika yapmıştır. Gerici bir burjuva partisi olan CHP zaten eksik olan demokrasiye de 301. madde gibi anti-demokratik yasaları savunarak karşı çıkmıştır. İfade özgürlüğü, ana dilde eğitim özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi temel demokratik ilkelerin hiçbirini savunmamıştır. Kürt sorununun varlığını dahi kabul edememiş ve klasik terör sorunu söyleminden vazgeçmemiştir.
İşçi mücadelesinin yükseldiği 1960-80 arası dönemde devrimci hareketleri kapitalist düzenin içinde yumuşatma görevini CHP üstlenip bazı “sol” söylemleri kabul etmiş olduğu için hala CHP’nin “sol” bir parti olduğu zannedilir. Halbuki CHP artık sözde bile sol parti değildir. Sözde sol olabilmesi için en azından demokrasinin genel ilkelerini savunması beklenirdi. Çoğu konuda MHP ile aynı çizgide olan CHP şoven-milliyetçi ve gerici anti-demokrat bir partidir.
MHP: İşçi mücadelesinin yükseldiği dönemde ırkçı-turancı bir demagoji ile faşist bir hareket olarak ortaya çıkan MHP, işçi mücadelesinin söndüğü bu dönemde biraz daha merkeze kaymaya çabalamaktadır. Kürt sorununu, terör sorununa indirgeyip aşırı milliyetçi önyargıları besleyerek oy kazanmaya çalışmaktadır. CHP ile aynı ulusalcığı savunsa da CHP daha seçkin, daha modern kesimlere seslenmekte, MHP ise daha halktan, daha dindar görünmektedir. Bu MHP’yi CHP’den daha tehlikeli yapar. Çünkü halk kendisine yukarıdan bakan elitist-CHP’nin şovenizmini benimsemeyebilir ama MHP’nin şovenizminden zehirlenebilir. CHP daha çok burjuvazinin yalnızca bir kesiminin (aristokratik burjuvazinin) sözcüsü olarak görülürken MHP tüm burjuvazinin sözcüsüdür. Burjuva düzeninin tehlikede olduğu dönemde işçi sınıfına karşı ittifak yapmış burjuvazinin tamamının çıkarlarını savunur. Ama gelinen süreçte, siyaset, burjuva çekişmelerine sahne olmaktadır. Bu oyunda MHP’ye pek fazla yer yoktur. Bunun için MHP ve CHP aynı oyları paylaşmak durumundadır.
GP: Cem Uzan’ın kendi çıkarlarını savunabilmek için kurduğu popülist ve faşizan söylemli bir partidir. Türkiye’de geçen seçimlerde ayran-döner dağıtarak ve ünlü şarkıcıların konserleri ile mitingler yaparak %7’den fazla oy alması burjuva-demokrasisinde halkın nasıl oy verdiğinin bir göstergesidir. En çok TV’lerde hangi partinin reklamı yapılırsa, kim propaganda için daha fazla para harcarsa o partinin kazanma şansı artar.
Muhafazakar-tutucu partiler
DP: CHP’nin tek parti diktatörlüğünün sona ermesi ile iktidara gelen Demokrat Parti halktan büyük rağbet görmüştü. CHP’nin ceberutluğuna karşı DP demokrasi cephesinde görülüyordu.
Mevcut statükoyu savunan CHP’ye karşı daha liberal ve demokrat söylemleri ile daha solda yer alıyordu. Daha sonra Türkiye İşçi Partisinin liderliğini yapacak olan M. Ali Aybar’ın DP listesinden bağımsız aday olması denize düşenin yılana sarılacağını gösteriyordu. İktidara geldiğinde bürokratik seçkinlerin çıkarlarını zedelediği için kapatılan DP, daha sonra AP adını aldı. İşçi sınıfı mücadelesinin yükselmesiyle birlikte demokrasiyi unutuveren AP işçi düşmanı ve kapitalizmi koruyan bir parti olduğunu gösterdi. DYP ve daha sonra tekrar DP adını alan bu parti propagandasını köylülüğe dayandığı şeklinde yapmaktadır. Ama tekelci ve AB’ci burjuvazinin yanındadır. AKP’den farkı aristokratik bürokrasiyi tamamen yok etmek istememesi, onları tekelci burjuvaziye dönüştürmek istemesidir. ANAP ile yaşanan birleşememe sorununun oylarını azaltacağı bir gerçekse de, burjuvazi bu partiyi de tercih edecektir. Barajı aşması mümkündür.
AKP: Adnan Menderes ve DP’nin yarattığı etkiye benzer bir etki yaratan AKP halkta demokrasiyi savunan bir izlenim vermektedir. 80 küsur yıllık cumhuriyetin iki korkusu AKP karşıtlığına yönelmiştir. Birisi bölücülük… R. T. Erdoğan şimdiye kadar hiç kimsenin yapamadığını yapmış ve kürt realitesini kabul etmiştir. Bu durum aristokratik bürokrasiye dayanan burjuva kesimleri oldukça rahatsız etmektedir. Halbuki burada AKP gerçekten demokrasiyi savunmamaktadır. Okullarda, TV’lerde resmi ideoloji ile beyni şovenizmle kirletilen halktan oy alamama kaygısı AKP’yi de milliyetçilik yarışına sokmuştur. “Devletin sahiplerinin” ikinci korkusu da irtica veya laikliğin tehlikede olduğu iddiasıdır. Laik olduklarını sanan bu beyler türbanlı birinin üniversiteden, millet meclisine herhangi bir devlet kurumuna girmesini laikliğe aykırı zannetmekte ama zorunlu din eğitiminden diyanet gibi bir kurumun varlığına çeşitli anti-laik ve dolayısıyla anti-demokrat birçok şeye karşı çıkmamaktadırlar. Demokrasiyi savunduğunu iddia eden AKP de laikliği savunmamaktadır. İmam-Hatip ve türban gibi pek çok sorununun demokratik çözümü yalnızca laikliği gerçek anlamda uygulamaktır. Din eğitiminin devletin değil, o dine inananların sorunu olduğunun kabul edilmesi, devletin din eğitiminden elini çekmesi İmam-Hatip sorununu çözer.
AKP demokrasi iddiasında tutarlı değildir. Anti-demokratik seçim barajını kaldırmaması, bağımsız DTP'lileri engellemek için CHP ile birleşip oy pusulasında sahekarlık yapmaları AKP'nin demokrasiyi gerçekten savunamayacağının göstergelerindendir.
AKP tekelci burjuvazinin sözcüsü konumundaki partidir. TC’deki seçkincilere, halkı küçük görenlere karşı daha demokrat gibi göründüğü için halkın yine seçme olasılığı yüksek olan bir partidir. Önümüzdeki seçimlerde oyu %30’dan az olmaz, %40’ları bulabilir.
İlerici-demokrat partiler
Seçimlere tek başına girecek olan TKP (Türkiye Komünist Partisi), emperyalizmi küçük-burjuva önyargılarla anlamakta, enternasyonalizme aykırı olarak yurtsever politikalar izlemektedir. Anti-AB’ciliği yurtseverliğe dayanmakta, işçi sınıfını ulusal çıkarlar adına burjuvaziyi desteklemeye çağırmaktadır. TKP yükselen anti-demokratik gerici darbe kışkırtılarına karşısında “ne darbe ne şeriat” tutumu takınmıştır. Halbuki darbe tehdidi gerçek bir tehdittir ama şeriat tehdidi darbecilerin uydurduğu yapay bir olgudur. TKP’nin yurtseverliği, laik “kazanımları” koruma içgüdüsüne dönüşmüştür.
TC’de tek kitlesel sosyal-demokrat parti olan DTP bu seçimlere bağımsız adaylarla katılma kararı aldı. Pek demokrat AKP kendi “ezilmişliğini” unutarak başkalarını ezmeye kalktı. Zaten %10 gibi anti-demokratik bir seçim barajını kaldırmayarak ne kadar demokrat olduğunu gösterdiği gibi DTP’nin adaylarının önünün kesilmesi için oy pusulası sahtekarlığını CHP ile beraber yürürlüğe soktu.
TC’de önemli bir sorun olan kürt sorununun demokrasi ve barış çerçevesinde çözülmesi için bağımsız DTP’lilerin meclise girmesi önemli bir atılım olacaktır.
EMEP ve ÖDP gibi sosyalist partiler de bazı bölgelerde seçimlere parti olarak girecekler, bazı bölgelerde ortak bağımsız aday göstermişlerdir. Levent Tüzel ve Ufuk Uras gibi sosyalistler demokrasinin yanında işçi sınıfının demokratik taleplerini de mecliste savunacaklardır. İşçi sınıfı hareketinin geri çekildiği ve zayıf olduğu bu durumda, ilerici bir hamle olacaktır. Bazı “keskin” komünistler EMEP’i ve ÖDP’yi reformist partiler olarak görüyorlar ki kesinlikle haklı oldukları birçok nokta var, ama şu durumda reformizmin bir tehlike olmadığını görmüyorlar. Reformizm ancak işçi sınıfının mücadelesinin ehlileştirilmesi ve kapitalizmin yumuşatılarak devrimin engellenmesini mümkün kılacak koşullarda tehlikeli olabilir. Ama şu durumda reformist de olsa sosyalistlerin meclise girmeleri işçi sınıfı hareketini geri çeken değil, ileri iten bir hareket olacaktır. Komünistler bağımsız sol adayları desteklerken elbette bu desteğin kısıtlı anlamını da açıklayacaklar.
TC’de gerçek anlamda Bolşevik-komünist bir parti yoktur. Bolşevik parti seçimlere burjuva iktidarın ortağı olmak için değil, kapitalist düzeni parlamentoda teşhir etmek için girer. Komünistler seçimlerle kapitalizmin yıkılamayacağını iyi bilirler. Kapitalizmi yıkacak olan işçi sınıfının devrimidir. Komünistlerin görevi işçi sınıfının öncülüğünü yaparak sınıfı bilinçlendirmektir.
0 yorum yazılmıştır
Yorum yaz!