Toplumda ortaya çıkan yeni bir din, eski dini
inkar etmek demektir. Toplumdaki genel algıya bir karşı çıkıştır. Yeni
din, ezberleri bozmak, mevcut durumu sorgulamak demektir, statükoya
karşı çıkıştır. Bu yüzden eski dine ve dolayısıyla mevcut toplumsal
koşullara başkaldıran dini hareketler devrimci bir karaktere sahiptir.
“İlk
Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer
benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve
zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı
olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal
düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu
baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir
şekilde ağır ağır ilerlerler.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “İlkel Hıristiyanlığın Tarihine Katkı”.)
Marx
ve Engels’ten yukarıdaki alıntıyı yapan Alan Wood İslamın da tıpkı
Hristiyanlık gibi, ezilenlerin devrimci kitle hareketi olduğunu söyler.
“Fransa’da Sınıf Savaşları”na Önsöz’de Engels Hristiyanlık tarihinin özetini bir devrim tarihi şeklinde sunar:
“Bundan
hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir
devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin
bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa
olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya'dan
Asya'ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun
sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli
baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına
çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan
bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu.
Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi
törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler
küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel
işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda
adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda
düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören
imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir
biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir
yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum.
Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da
yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya'da kırmızı
mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet
görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile
yoktu. O dönemde, Bay Von Köller'in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı
biçimde "bireyin saygısını" uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş
yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama
hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa
da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek
söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie'de
hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun
üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük
kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar
etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu
hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien'den sonra gelen ve papazların
Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin,
hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.”
Dinin
devrimci karakteri ancak “yeni bir din”, “eskisini yadsıyan bir din”
olduğu sürece geçerli olabilmiştir. Din egemen konuma geldiğinde
“devletin dini”, ”resmi din”, olduğunda tüm devrimci özelliklerini
yitirir. Artık din, statükoyu muhafaza için basit bir araca dönüşür.
Ortaçağ’da Hristiyanlığın geldiği durum ortada. Cennet’ten toprak satın
alabilecek nitelikteki kitlelerin oluşturulduğu düşünülürse dinin ne
derece bir muhafazakarlık aracı olduğu anlaşılabilir. Artık resmi din
mücadele ettiği şeye dönüşmüştür. Hristiyanlık, putperest cehalete
karşı mücadele etmiş fakat kendisini cehalet unsuru olmaktan
koruyamamıştır. Dinin bu özelliği yapısal bir sorundur. Din toplumsal
maddi ilişkileri olduğu gibi somut şekliyle algılamak yerine, ilahî,
soyut ve bilinmezlik zemininde farklı bir süzgeçten geçirerek kitlelere
önderlik eder. Hristiyanlık kendisini doğrudan kölecilik karşıtı,
mevcut imparatorluk düzeni karşıtı şeklinde tanımlamamıştır.
Hristiyanlığın öne sürdükleri, ilahî düzen,
genel ahlak kuralları gibi soyut kavramlar olduğundan din adamları
tarafından başka somut ve maddi amaçlar için rahatça kullanılmıştır. Bu
bakımdan sürekli art niyetli olarak öne sürülen “din kitlelerin
afyonudur” önermesi doğrulanmış oluyor. Zaten Hristiyanlığın ve
İslam’ın da karşı olduğu din (putperestlik) yeni düzene karşı yeterince
uyuşturucu görevi görmüştü. “Kişi nasıl olur da atalarının dinini inkar
eder”? İslama karşı söylenen buydu.
Din kitlelerin afyonudur
“Din kitlelerin afyonudur” sözü, dinin kitleleri
hakları için mücadele etmekten alıkoyan, statükoyu korumak için
kullanılan bir araç olduğunu anlatmak için kullanılır. Aslında bu sözü
Marx daha farklı bir şeyi anlatmak için kullanıyordu. Lenin bu sözü
bahsedilen anlamı ile kullanmıştır. Marx tam olarak şöyle demişti:
"Din ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kapsiz bir dünyanın kalbidir. Din kitlelerin afyonudur. (ağrı kesici)"
Burada dinin, açıklama getirme çabası, hayatı
anlamlı kılma çabası ve güçlüklere dayanma gücü verdiği vurgulanıyor
daha çok. Dünyanın sürekli cefasını çekenler bu anlamsızlığa karşı öte
dünyadaki sefa ile hayatlarına anlam katıyorlar.
Lenin, daha çok dinin sorunları yok saymada bir araç olarak kullanılmasına dikkat çekmiştir.
Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk
çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı
olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. (...) Bu
bakımdan din halkın afyonudur. (Sosyalizm ve Din)
Sosyalizm Dinin Yasaklanmasını Savunur Mu?
Halkı sosyalizmden uzak tutmak isteyenler
"sosyalizm gelecek din yasaklanacak" şeklinde bir propagandaya
girişirler. Biraz araştırma yapsalar hiçbir komünist kaynakta böyle bir
şey bulamayacakları gibi tam tersini söyleyen bir çok alıntı ile
karşılaşacaklar. Bu, demagojik bir anit-komünist propagandadan başka
bir şey değildir. Komünizmin dine karşı siyasi tavrı demokrasi ve
laiklik çerçevesindedir. Çünkü komünizm dini devlet ve siyasal otorite
açısından kişisel bir olgu olarak kabul eder. Dinin devlet ile
ilişkisinin demokrasi ve laiklik açısından anlamı gayet basittir.
Devlet (siyasi otorite) dine karışmaz, dini yönlendirmez, din de
devlette mutlak hakim değildir. Herkes istediği dini seçmekte veya
dinsiz olmakta özgürdür. Devlet hiçbir dini finanse etmez, devletin
resmi dini yoktur. Dini hizmetler devlet tarafından değil, çeşitli dini
cemaatler tarafından karşılanır. Dini eğitimi ailenin isteği ile dini
gruplar tarafından verilir, devlet din eğitimi vermez.
Her siyasal hareket gibi sosyalizmde de farklı akımlar vardır. Marksizm
sosyalizme ancak kitlesel işçi sınıfı devrimi ile ulaşılabileceğini
savunmasına karşın, bazı sosyalist hareketler devrimin bir grup öncü
devrimci tarafından darbe şeklinde, "tepeden inme" şekilde yapılmasını
savunurlar. Bu tip bir "devrim" amaçlayan gruplar dinin, yasalarla
yasaklanabileceğini ve ortadan kaldırılabileceğini düşünmüşlerdir.
Blankici sosyalistler şöyle diyorlar:
"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu
davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden
ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü
dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır.
" (parantez içindekiler Engels'e ait)
Engels şu şekilde cevap veriyor:
" İnsanları
par ordre du mufti (müftünün emri ile)
tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi
tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli
olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi:
Birincisi, kâğıt
üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına
gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu
baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük
hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak
yasaklayarak Bismarck'ın anti-klerikal
Kulturkampf'ını (Kültür Savaşı)
da geçmektir.
"
(
Not: Bismarck Almanya'da Türkiye'deki 'devrim'e benzer
bir devrim yapmıştır. Kulturkampf adını verdiği kültür savaşı ile
halkın dini yaşayışlarına otoriter müdahalelerde bulunmuştur.)
1936 Rus Sovyet anayasasından bir madde:
MADDE 124. Yurttaşların vicdan özgürlüğünü güvence altına almak
için, SSCB'de kilise devletten ve okuldan ayrılmıştır. Dini ibadet
özgürlüğü ve dinsizlik propagandası özgürlüğü tüm yurttaşlara
tanınmıştır.
Elbetteki
uygulamada bunun ne kadarı etkili orası tartışılır. Stalin'in başta
Kızılordu Başkumandan'ı Troçki olmaz üzere bolşevik kadroyu tasfiye
ettiği biliniyor. Dünyadan soyutlanmış tek ve üstelik üretici güçler
bakımından geri bir ülkede sosyalizmi kurduğunu iddia ederek Marksizmi
tahrif eden Stalin dönemindeki anayasa maddesinde bile dinin
yasaklanması değil, aksine dini ibadet özgürlüğü vardır. Buna benzer
bir madde TC anayasasında bile yok. Ancak dinciler şuanki durumu
sosyalizme bin kere tercih ediyorlar, ilginç bir durum.
Lenin dönemindeki 1918 anayasasında daha ilginç bir madde ile karşılaşıyoruz:
"İşçilere gerçek vicdan özgürlüğünün sağlanması maksadıyla
din ile devlet işleri birbirinden ayrılmış, buna baralel olarak eğitim
de kiliseden ayrılmıştır. Dinî ve din karşıtı propaganda yapma hakkı
tüm vatandaşların en doğal hakkıdır" (13. madde)
Eminim bu anayasa maddesini istemeyecek olan dinciler olacaktır.
Sosyalistleri din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamakla suçlayanlar, din
karşıtı propaganda özgürlüğünü, dine inanmama özgürlüğünü ne kadar
savunuyorlar acaba?